Aynur Erdoğan/ Dünya Bülteni
Gündemi oluşturan Demokratik Açılım/Kürt Açılımını Sosyolog Müfid Yüksel ile Aynur Erdoğan konuştu. Yüksel, Kürtlerin yakın tarihine bölge halkının gerçekleri üzerinden ayna tutarak yeniden yazılmaya çalışılan Kürt tarihindeki yanlış algılamalara değindi. Söyleşide bölgenin sosyo kültürel yapısına dair tespitleri dillendiren Yüksel, devletin ve Kürt ulusalcılarının öncelikle halkın diniyle barışmaları gerektiğini vurguladı.
Aynur Erdoğan: Gündeme oturan Kürt açılımı tartışmalarına geçmeden önce Kürt mücadele tarihinin kökenine bakalım. Kürt sorunun ana sebebi nedir?
Müfid Yüksel: Ana problem şuradan kaynaklanıyor; Osmanlı Devleti bir imparatorluktu. Birçok kavim ve toplulukları içine alan ve "ulus" anlayışına dayanmayan bir imparatorluktu. Fakat 19. yüzyılda Batılılaşmanın dayatması, Fransız İhtilalinin etkileri, İhtilal sonrasında ortaya çıkan milliyetçilik akımının Osmanlı toplumundaki gayrimüslimlerden başlayarak etki alanı oluşturması ve Osmanlının zayıf düşmesi ve bunun sonucunda Batılı devletlere muhtaç hale gelmesi süreci yaşandı… 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından itibaren Osmanlı Devleti kendi başına ayakta durabilme şansını yitirmeye başladı. Bundan sonra Batılı devletlerden birisiyle diğerlerine karşı ittifak yaparak ayakta durmaya çalıştı. Bundan sonra Osmanlı devletinde Batılı sistemin etkileri görülmeye başladı. Zorunlu ittifaklar ardından dayatmaları getirdi. Önce askeri alanda bazı reformlar yapılmıştı. II. Mahmut döneminde siyasi ve idari alanda reformlar yapıldı. Yeniçerilik kaldırıldı. Daha sonra II. Mahmut'un hemen ardından Abdülmecit döneminde Tanzimat ve Islahat Fermanlarının ilanı Batılı devletlerin bu şekilde dayatmaları sonucu ortaya çıkan hadiselerdi.
Bir kurtuluş ve çözüm aracı olarak milliyetçiliğe mi sığınıldı?
Milliyetçiliğe doğru yol alındı. Yani Batılı normlar alınmaya, devşirilmeye başlandı. Batıdaki hukuki ve idari normlar alınıp adapte edilmeye çalışıldı. Bu durum, Osmanlının ulusal bir devlete evrilmesine doğru ilk adımların atılmasını sağladı. İlkin, Tanzimatın ardından daha merkeziyetçi bir yapı benimsendi. Bu doğrultuda Kürdistan'da var olan beylik ve mirlik sistemine son verildi. O döneme kadar o bölgede beyler ve mirler Osmanlı adına yöneticilerdir. Bu beyler ve mirler Osmanlıdan önce de vardı.
Aşiret yapısı olarak bildiğimiz yapılanma mı?
Aşiret veya aşiretler. Yani sadece aşiret ağalığı şeklinde değil. Bir bölgenin bir beyi var. O bölgeyi kontrol ediyor. Nasıl ki, Anadolu Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra Anadolu Beylikleri kuruldu. Menteşeoğulları, Candaroğulları gibi, Kürdistan'da da bu tip beylikler vardı.
Batıda da tımar sistemine dayalı beyler vardı. Doğunun Batıdan farkı neydi?
Batıda merkezi yönetim daha güçlüydü. Tımar sisteminde babadan oğla geçme Kürdistan'daki kadar yaygın değildi. O bölgede farklı olarak hanedan sistemi ortaya çıktı.
Bu fark doğuda aşiret yapılanmasını mı doğurdu?
Zaten aşiret yapısı vardı. Bu fark bu yapıyı korudu. Yani önceki var olan yapı Osmanlı tarafından da ciddi bir şekilde korundu. Kürdistan'daki yapıdan İslam tarihi içerisinde sadece iki büyük hanedan çıktı. Biri Mervani diğeri Eyyubi hanedanıdır. Bu iki hanedan bölgede çok daha büyük alanda egemen olmuşlardı. Fakat birkaç yüzyıl geçince bunların parçalanması sonucunda, aynı Anadolu Selçuklu Devletinin parçalanmasından sonra oluşan Anadolu beylikleri gibi bölgede irili ufaklı beylikler oluştu.
Bu yapı Osmanlı tarafından da korundu ve ta Tanzimata kadar devam etti. Tamzimattan sonra peyderpey beylerin statüsüne son verilmeye başlandı. Zaman zaman Batılı devletlerin direkt müdahalesi de oldu. Örneğin o sırada Cizre mütesellimi olan Bedirhan Beyin Hristiyan Asurî-Nasturilere yönelik Hakkari Beyi Nurullah ile birlikte bir harekata girişmesi sonucunda Hıristiyan nüfustan epey telefat oluyor. Bunun üzerine Batlı devletlerden Rusya, İngiltere ve Fransa devreye girerek Bedirhan Beyin o bölgeden kesinlikle çıkarılması konusunda Osmanlıya memorandum veriyorlar. Osmanlı da bu konuda mecbur kalarak Bedirhan Beyi oradan Girit adasına sürüyor. Ama sürgünün ardından kendisine Girit'te paşalık unvanı veriyor. Böylece Bedirhan Bey, Bedirhan Paşa oluyor. Hatta Girit'teki bir Rum isyanı sırasında gösterdiği yararlıktan dolayı nişan da veriliyor.
OSMANLIYA KARŞI ULUSAL BİR HAREKET HİÇ OLMADI
Öyleyse Bedirhan Bey hareketini Osmanlıya karşı bağımsızlık mücadelesi olarak okuyamayız?
Yok, asla. O zaman bu türden ulusalcı-etnik vs. hareketler yok. Sadece şu var. Zaman zaman Osmanlının statülerine son vermelerinden dolayı direnenler var. Mesela Revanduzlu Mehmet Bey kendi bölgesinden alındığı için belli bir direnç gösteriyor. Ana sorun bu bölgede statünün bozulmasıdır. Osmanlı tarafından asırlarca dönem korunan statünün batılı devletlerin, düvel-i muazzamanın etki ve dayatmalarıyla bozulması rahatsızlıklar getiriyor.
1880 Şeyh Ubeydullah Nehri hareketini nasıl anlamalıyız?
Bu beylikler sistemi kaldırıldıktan sonra beylerin önemli bir kısmı Batı bölgelerine sürgün ediliyor. Bunların hapsedilmediği, sürgün edildiği vurgulanmalı. Sürgün edildikleri bölgede ikamete mecbur ediliyorlar ve fakat paşalık vs. unvanları veriliyor. Hatta bunların çocukları arasında Osmanlı bürokrasisinde yer alan bir hayli kimse var. Böyle olunca o bölgede otorite boşluğu doğdu. Bu sebeple merkezden atanan valilerle bir Kürdistan valiliği oluşturuldu. Çünkü ondan önce Kürdistan'da, Diyarbakır Beylerbeyliği ve Van Beylerbeyliği olmak üzere iki beylerbeylik vardı. Diyarbakır'a yakın olan beyler Diyarbakır Beylerbeyliğine, Van çevresindekiler de Van Beylerbeyliğine bağlıydı. Osmanlının atadığı bu beylerbeyleri ya Arnavut ya da Boşnak olurdu. Bu sistem sona erince otorite boşluğu doğdu, merkezden vali ve kaymakamlar atanmaya başlandı. Bunlar o bölgede otoriteyi dolduramadı.
NAKŞİBENDÎLER BÖLGEDE YENİ BİR HANEDAN SİSTEMİ OLUŞTURDULAR
Tam o sırada Mevlana Halid-i Bağdadi'nin Hindistan'dan Nakşibendiliği bölgeye getirmesi üzerine Nakşibendî liğin Halidiye kolu bölgede yükselişe geçti. Mevlana Halid-i Bağdadi kendisi de Kürttür. Kürtlerin Caf aşiretinin Mikailan koluna mensup Ahmed Ağanın oğluydu. Mevlâna Hâlid'e Bağdâdî denmesi, dergahını bazı yöneticilerin olumsuz tutumları yüzünden, Süleymaniye'den Bağdat'a taşımasından dolayı olmuştur. Asıl olarak Süleymaniye'nin Köysancak kazasındandır. Aynı zamanda ulemadan olup çok güçlü bir ulema geleneğinden gelmesi, yani güçlü bir medrese tahsili görmesi ve Nakşibendiliği Hindistan'dan getirmesi sonucunda Nakşibendîlik büyük bir patlama yaptı. Mevlana Halidi'nin halifeleri Kürdistan'ın her tarafına yayıldı. Bu halifeler sadece o bölgede yayılmadı. Konya'da, İzmir'de, İstanbul'da da vardı. İstanbul'da Abdülfettah El-Akrî, ki kabri Üsküdar'dadır.-, İzmir'de Şeyh Ahmed Eğribozî, Konya-Seydişehir'de Mehmed Kudsî Bozkırî başlıca halifeleriydi. Zaman içerisinde Osmanlı coğrafyasının çok yerinde Nakşibendi-Halidi halifeleri oldu. Ama çok daha yoğun bir şekilde Kürdistan'daydı. 120 civarında halifesi vardı. Bunların her biri bölgede etkinlik kurmaya başladı. Yeni bir aristokrasi oluştu. Yeni bir Kürt hanedanlar sistemi oluştu. Bu hanedanları Nakşibendî şeyhleri oluşturdu. Zamanla Nakşibendî şeyh aileleri o bölgenin etkin aileleri haline gelmeye başladı. Bölgede eski bey ve mir aristokrasisinin yerini Nakşibendi aristokrasisi aldı.
Aynı zamanada siyasi bir güç?
Siyasi-politik bir güç haline de geldiler tabi.
Şeyh Ubeydullah da mı bu halifelerden biriydi?
Şeyh Ubeydullah'ın babası Seyyid Taha En-Nehrî hem ulemadan hem de Abdukadir Geylani soyundan gelen önemli bir ailedendir. Bunlara Gilânizadeler deniyor. Amcası Seyyid Abdullah ve Seyyid Taha'nın kendisi, her ikisi de Mevlana Hâlid'in halifeleriydi. Seyyid Taha özellikle bugünkü adı Hakkari'nin Şemdinli ilçesinin Bağlar köyü olan Nehri köyüne yerleştikten sonra orada büyük bir Nakşi halifeliği kurulmuş oldu. Seyyid Taha Mevlâna Hâlid'in Kürdistan'daki en önemli halifesiydi. (Vefatı:1269/1853- Amcasının türbesi ile kendisinin kabri Nehri köyündedir.) Onun da her taraftan halifeleri oluşmaya başladı. Bunların başında Kâmran İnan'ın büyük dedesi Seyyid Sibgatullah El-Arvâsî gelirdi. Yanısıra, Seyyid Sibgatullah'ın Amcaoğlu Seyyid Fehim El-Arvâsî, Şeyh Muhammed Küfrevî ve Şeyh Taha El-Herîrî Kürdistan'daki diğer önemli halifeleriydi Mevlâna Hâlid'in bölgedeki diğer önemli halifeleri ise Şeyh Yahya El-Mizûrî, Şeyh Osman Siraceddin Et-Tavîlî ( O da Halepçe bölgesinden olup, Mevlana Halid'in ilk halifesi idi. Hicri 1283'te vefat etmiş olup, türbesi Halepçe'nin Biyâre köyündedir. O aileden de çok büyük şeyhler çıkmıştır ve çok etkin olmuşlardır. Ta ki son döneme kadar. Torunlarından yine aynı adı taşıyan Şeyh Osman Siracuddîn 30 Ocak 1997'de İstanbul'da vefat etmiş olup, türbesi Beylikdüzü-Çakmaklıköy'dedir.), Şeyh Hâlid El-Cezerî, Şeyh Ali Es-Sebti (Şeyh Said'in dedesi) gibi kimselerdi.
İsyanlarının sebebi neydi?
İsyan değil, hareket diyelim. Bir Nakşibendî şeyhinin on – on beş bin ve hatta yirmi bine varacak şekilde silahlı milis toplayabilmesi söz konusuydu. Orada öyle bir yapı vardı zaten. Beyler ve aşiretlerin hepsi tabii olarak silahlıydı. Bu beylerin, aşiret reislerinin yerini Nakşîler aldı. Bir Nakşî şeyhi hem ulema geleneğinden geliyordu, yani medreseliydi. Medrese tahsili görmesinin yanında tekke terbiyesi de alıyordu. Nakşibendî şeyhleri tekke ve medreseyi kendilerinde birleştirdi. Nakşibendilik bu her iki kurumu Kürdistan'da birleştirdi. Bir de o bölgede beylik, mirlik sisteminin kaldırılmasının ardından oluşan otorite boşluğunu onlar doldurdu. Çünkü halk o ailelere saygı gösteriyordu. Bir Nakşibendî şeyhinin ailesi, çocukları, torunları o halkın nezdinde kutsal nesil olarak algılanarak büyük bir saygınlık kazandılar. Bu da siyasi gücü, otoriteyi getirdi. Böylece Nakşibendî aileleri hanedanlar haline geldi. Ve yeni aristokrasiyi oluşturdular. Barzani ailesi gibi. Bunlar da Nakşibendî -Kadiri ailesiydiler ve hanedan haline gelip, politik güç kazanmışlardı. Aynı aileden Mesut Barzani bugün Irak Kürdistanındaki özerk bölgenin başkanı oldu. Böyle bir süreç söz konusu. Nakşibendî şeyhleri aynı zamanda politik güce de sahiptiler. Tekkede bir yandan hatm-i hacegân yapıp, zikir halkaları kurarlarken, diğer taraftan medresede ders veriyorlardı. Tekke ve medrese birlikteliği çok büyük bir güç kazandırdı. Ve Kürdistan'ın her tarafına Nakşibendî şeyhleri egemen oldu.
Kürdistan'ın İslami karakterinin temelinde bu tarikatlar mı var?
Tabii. Tarikatlar daha da artırdı, koyulaştırdı. Çünkü Mevlana Halid-i Bağdadi'den önce (Vefatı: 1242/ 1827) bölgede Kadirilik yaygındı. Kadirilik yine Berzenciler, Gilanizadeler gibi belli ailelerin elindeydi, inhisarındaydı ve kırsalda o kadar etkin değillerdi. Daha çok kasabalarda etkindiler. Medreseler ise büyük oranda mîrlerin, beylerin kontrolündeydi. Bedirhan Bey'in, Cizre'de maişetini kendisinin karşıladığı 150 talebenin bulunduğu medresesi vardı. Kürt beylerinin, mîrlerinin bu anlamda medreseler ve tekkeler üzerinde bir kontrolü söz konusuydu. Hiyerarşide beyler, mîrler en üstteydi. Bu beyler içinde de medresede okuyup mektuplarını çok rahat Arapça yazabilecek beyler vardı. Hatta Arapça, Farsça kitaplar kaleme alanları vardır. Şerefhanlar ve Şirvan beyleri medreseli beylerin önemli örnekleriydi. Bitlis beyi ünlü Şerefhan Şerefnâme adlı iki ciltlik tarih kitabını Farsça kaleme almıştı. Şirvan beyleri Mehmed ve Mehmed Said Beyler İstanbul'a, Sultana mektup ve arîzalarını Arapça yazıp gönderiyorlardı. Hatta, bu arîza-mektuplar, padişaha sunulurken, Türkçe tercümesi ile birlikte sunulmuş. Elimizde kopyaları var. Yanı sıra, Şirvân beyi Salih Bin Hanbudak'ın Arapça olarak kaleme aldığı, Şirvan beyleri ve bölgesi tarihini içeren "Kitâbu Tevârihi'l-Ensâb" adlı bir yazma eseri de var elimizde.
NAKŞİBENDÎLERİN TOPLUMUN İLMİ, SİYASİ, MANEVİ ÖNDERLERİYDİ
Ama Nakşibendîlikte ilmi gelenek ve tasavvufi gelenek bütünleşmişti. Hemen hemen bütün Nakşibendî şeyhleri medrese tahsilinden geçmiş insanlardı. Bir kısmı çok tanınmış ulemadandı. Mevlana Halid başta olmak üzere Yahya El-Mizûrî, Seyyid Taha En-Nehrî, Halid el- Cezeri, Şeyh Osman Siracuddin, Abdülfettah el Akri gibi tanınmış ulemadan çok önemli halifeleri vardı. Hatta meşhur Hanefi fakihi İbni Abidin Mevlâna Hâlid'in hem müridi hem de ilim icâzeti Mevlana Halid'tendir. Bu şekilde Nakşibendîler, tekkede sufileri oluşturdukları gibi aynı zamanda medreseli-ilmiye tabakasını da oluşturdular. Hem ilmi hem siyasi hem manevi önderler oldular. Böyle olunca toplum müridler topluluğu haline geldi. Müridler çok farklı aşiretlerden olabiliyordu. Bir Nakşibendî şeyhinin çok farklı aşiretlerden müridleri olabiliyordu. Dolayısıyla aşiretler üstü bir yapı söz konusuydu. Salt aşiret bağına bağlı sistemini Nakşibendîlik bu şekilde çözmüş oldu. Bu, aşiret sistemini çözen bir araç oldu.
Bu yapılanmadan Osmanlıya karşı nasıl bir hareket ortaya çıktı?
Nakşibendî şeyhlerinin kendileri de hanedan haline geldiler. Nehri seyyidleri, Arvâsîler, Tavîla-Biyare şeyhleri, Norşin şeyhleri, Haznevîler, Basret Şeyhleri, Ankâf Şeyhleri, Ohin-Werkanıs Şeyhleri, Firsaf Şeyhleri, Barzan şeyhleri, Havil Şeyhleri, Aktepe şeyhleri gibi Nakşibendî hanedan aileleri oluştu. Bunlar politik güç de kazandılar. Seyyid Taha ve oğlu Şeyh Ubeydullah'ın tarikattan kaynaklanan şeyhlik gücü İran Kürt bölgesini de kapsıyordu. Bu sebeple onların İran hükümetiyle inişli çıkışlı ilişkileri oldu. İran Şahı Muhammed Şah, Seyyid Taha'ya belli hediyeler gönderdi. Bunların arasında birkaç köyün gelirinin bağışlanması da vardı. Bazı köylerin emlak gelirleri de Seyyid Taha'nın vakfına, tekkesine bağışlandı. Bu ciddi bir ilişki doğurdu. Daha sonra gelen Nâsıruddîn Şah bunları geri aldığı gibi, bunların o köylerdeki müritlerine ağır baskı uygulamaya başladı. Bu baskı neticesinde çatışmalar meydana geldi. İran'da Şah'ın askerleriyle Şeyh Ubeydullah'ın müritleri arasında çok büyük bir çatışma oldu. Ve Şeyh Ubeydullah İran'a karşı cihat ilan etti ve Kürdistan bölgesinde babasının halifelerinden askeri yardım istedi. Bölgenin her tarafından müritler silahlı olarak harekete katılmaya başladı. Kendilerine bağlılık gösteren ve kendilerini büyük kabul eden, manevi önder kabul eden Haydaranlı Aşireti gibi bazı aşiretlerin reisleri de aşiretleriyle birlikte bu savaşa iştirak ettiler. Norşin Şeyhi Şeyh Abdurrahman Et-Tâhî ise, müritlerini bu konuda bu savaşa katılmaları konusunda yönlendirdi. Hatta bu konuda Şeyh Ubeydullah'a destek verilmesi konusunda mektubâtında iki mektubu bulunuyor. Şeyh Ubeydullah hareketi İran'a karşı büyük bir ayaklanmaya dönüştü. Bu, neredeyse Tebriz' e yakın bir yere kadar Şeyh Ubeydullah'ın askerleri, yani silahlı dervişler ordusu, ilerleyince İran'la Osmanlı arasında büyük bir krize sebebiyet verdi.
Osmanlının tavrı ne oldu, hareket nasıl bastırıldı?
Bu durumda Rusya ve Fransa da devreye girerek Osmanlı'nın bu işi çözmesini istediler. Şeyh Ubeydullah'ı bertaraf etmesini talep ettiler. Önce Şeyh Ubeydullah İstanbul'a getirildi, tekrar memleketine geri döndü. Fakat İran'la olan çatışmalar durmayınca Şeyh Ubeydullah yakalanarak Mekke-i Mükerreme'ye sürgüne gönderildi. 1883'te Mekke de, Haremi Şerif'te namaz kılarken secde üzerinde vefat etti. Şeyh Ubeydullah Hadisesi bundan ibâret. Hatta Şeyh Ubeydullah'ın Mekke'ye gönderilirken yazdığı sitem dolu Farsça bir şiiri var. Şiirde sitemlerine rağmen, son mısra'ında Sultan II. Abdülhamîd'e devletinin ve kendisinin ömrü uzun olsun diye dua ediyor.
BEDİRHAN BEY HAREKETİ NASTURİLERE VE SÜRYANİLERE KARŞIYDI
O halde Kürt ulusalcılarının Kürt mücadele tarihini yazarken yapmaya çalıştıkları gibi Bedirhan Hareketi veya Ubeydullah Hareketi Osmanlıya karşı ulusal bir hareket olarak algılanamaz.
Hayır asla. Bu türden bir hareket olarak oluşmadı. O bölgede, bölge yapısına müdahale edilerek beylik sisteminin, mirlik sisteminin, ortadan kaldırılması önemli bir etken olarak ortaya çıktı. Revandız Beyi Mehmet Bey hadisesinde ya da Şirvan Beyi İzzeddîn Şir hadisesinde olduğu gibi, bu durumun belirli problemlere ve rahatsızlıklara yol açtığı doğrudur. Ancak bunlar lokal asayiş hareketleriydi. Ulusalcı bir hareket yoktu ortada. Böyle bir bilinç de kimsede yoktu zaten, geniş çaplı bir ayaklanma söz konusu değildi. Bedirhan Paşa hadisesi, dediğim gibi Nasturilere ve Süryanilere karşıdır. Özellikle Mar Shamoun'un bulunduğu Hakkari deki Asûrî-Nasturilere, Hıristiyanlara karşı giriştiği o hareket sonucunda Bedirhan Beyin Nurullah Beyle birlikte karşı cezalandırılması istendi. Bin Mervan'ın kurucusu olduğu devletler idamını istedi ve fakat Osmanlı bu cezalandırmayı sürgün şeklinde gerçekleştirmekle yetindi.
SELÇUKLULARLA KÜRTLERİ BİRLEŞTİREN ABBASİ HALİFESİNE BAĞLILIKTI
Cumhuriyetin ilanıyla tarikatların oluşturduğu bu yapı nasıl etkilendi?
Eskiden beri o bölgede böyle bir yapı var. Beyler, mîrler vardı, onların yerini Nakşibendî şeyhleri aldı. Bölgede Sünni-Şafii bir dînî yapılanma da var. Bu dini yapı Abbasilerden beri süregelmektedir. Abbasilerin üç dönemi oldu; birinci dönemi, başlangıçtan Harun Er-Reşid'e kadarki dönemi. İkinci dönemi, Halife Me'mun'la birlikte başlayan Mutezile dönemi. Üçüncüsü ise Halife El-Mütevekkil Biemrillah ile başlayan Sünni-Şafiî dönemidir. Tam da bu üçüncü dönemde Kürtler arasında Ahmed bin mervan'ın kurucusu olduğu Mervanî Hanedanı yükselişe geçti. Mervanî Hanedanı da Abbasilerle birlikte hareket ettiği için, Sünnî-Şafiî bir karaktere büründü. Dolayısıyla bu durum Abbasi hilâfet geleneğine bağlılık şeklinde tezahür etti. Mesela, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey Fâtımî devleti yanlısı Şiî- Büveyhi tasallutu (Büveyhilerin komutanı Arslan El-Besâsîrî) altında olan, Bağdat'taki Abbasi halifesini kurtarmak için bir orduyla Bağdat'a giriyor. Tuğrul Bey'in askerleri Kürtlerden oluşuyor. Tuğrul Bey'in askerlerinin Mervaniler tarafından verilen Kürt askerlerinden oluşmasının nedeni Abbasi hilafetine bağlılıktan gelen bir birlikteliktir. Selçuklularla Kürtler arasındaki birliktelik o zaman başladı. Bu birlikteliğin sebebi Abbasi Halifesine, Abbasilere olan bağlılıktır. Kürtler arasında Abbasi hilâfet geleneği, Abbasilere bağlılık son derece önemlidir.
Dönemin İslami siyasi otoritesi iki halkı bir çatı altında birleştirmiş?
Evet. Çünkü hilâfet, halifelik Abbasilerdeydi. Abbasilere bir bağlılık söz konusu. Belirleyici olan buydu. Malazgirt Savaşı'nda da o dönemdeki Mervani Emiri Nizameddin'in Alparslan'a on bin civarında asker vermesi gene aynı bağdan ileri geliyordu. Abbasî hilâfet geleneğine olan bağlılık oradaki dini yapıyı belirleyen ana faktör oldu. Bu süreçte, bu dînî yapıda Mısır'dan sonra Şafiliğin en önemli merkezi, Kürdistan'dı. Bugün bile Mısır'dan sonra hala Şafiî mezhebinin en önemli merkezi Kürdistan'dır. Sonrasında ise bu Abbasi hilâfet geleneğini kim devam ettirirse ona bağlı kalındı. Selahaddin Eyyubî Mısır'da Fatimi Devleti'ni ortadan kaldırdı. Fatımî devleti, Abbasi Halifesi'ne rakip olan Şiî-İsmailî devletti. Bu devleti ortadan kaldırdıktan sonra, kendi nâmına değil, Abbasî Halifesi adına hutbe okutmuştur. Bu bağlılık o kadar ileri gitti ki o bölgede birçok aile soy olarak kendilerini Abbasilere dayandırır. Bunun en önemli örneği Hakkari beyleridir. Bu hanedanın son beyi, Bedirhan Bey olayında Rodos'a sürgün edilen Nurullah Beydi. Bu Hakkârî beyleri soy olarak kendilerini Abbasilere dayarlar. Hatta Şerefnâme kitabında da bu şekilde ifade edilir. Moğol işgalinden sonra Hülagu Bağdat'taki halifeliği ortadan kaldırınca, Bağdat'taki Abbasi hakimiyeti sona erdi. Bunlardan Moğol kılıcından kurtulanlar Mısır'a kaçtı. Mısır'da Memlukluların idaresinde, gölgesinde Abbasî halifeliği, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethedip Osmanlı topraklarına katmasına değin devam etti. Hatta, Mısır'da Abbasi soyundan gelen halifelerle Hakkari beyleri arasında bu akrabalıktan kaynaklanan ilişkiler devam etti. Ve gene aynı şekilde Kürt beylerinden Bitlisli Şerefhan Bey yani Şerefhanlar da kendilerini soyca Abbasilere dayandırıyordu. Bugün hala Kürdistan'da kendilerini soy olarak, Abbasilere dayandıran birçok aile var. Bu Abbasî hilâfet geleneğine bağlılığın sürmesinin en önemli göstergesi.
BAĞLILIK HİLAFET KALDIRILINCAYA KADAR SÜRDÜ
Osmanlıya bağlılıkta yine halifelik aracılığıyla mı?
Osmanlı, Abbasilerden bu halifeliği devralınca, yani Memlukluları ortadan kaldırıp hilafeti de kendi üzerine alınca o hilafet geleneğini Osmanlı devam ettirdiği için Kürtler yükselen Safevî devletine karşı Osmanlıya bağlandı. Ve bu bağlılık 1924'e kadar sürdü. Yani Ankara hükümetince hilâfetin kaldırılışına kadar sürdü. Zaman zaman devletin ciddi yanlış politikalarına, Tanzimattan sonra Batı'nın, batılılaşmanın dayatması ve etkisiyle ulusallığa doğru evrilmeye yüz tutan süreçte yapılan bütün hatalara rağmen, İttihat-Terakkî döneminde başlayan siyasi idamlara rağmen Kürtlerde 1924'e kadar tam bir ciddi ayaklanma ve kopuş söz konusu olmadı.
Kürtler İslam halifeliğinden dolayı Osmanlıya bağlılar. Diğer taraftan Osmanlının Kürdistan'daki varlığı nasıl anlaşılmalı? Bölgedeki yönetim tarzını sömürgecilik olarak niteleyebilir miyiz?
Kürtlerin Osmanlıya bağlılığı İdris-i Bitlisi üzerinden olmuştur. İdris-i Bitlisi, Kürtler arasından çıkmış bir alim ve devlet adamı. Osmanlılardan önce de Akkoyunluların sarayında yüksek görev almış bir insan. Akkoyunlu Yakup Bey zamanında, hükümdarın mühürdarı. O dönemde Kürt Beylikleri önemli oranda Akkoyunlulara bağlanmıştı. Osmanlıya, Yavuz dönemine gelindiğinde ise Akkoyunlu Devleti yıkılmış Safeviler onların yerine oturmuştu. Safevî Şah İsmail'in Tebriz'e girip Akkoyunlu Devleti'ni sona erdirip, kendi istiklâliyetini ilan edip Safevî Devleti'ni kurmasıyla o bölgeye, Kürdistan'a tasallutu başladı. Ve Şah İsmail'in askerleri 1502'ye gelindiğinde Tokat'a kadar ilerlemişti. Tokat'ın Turhal ilçesi Osmanlı ile Safevilerin sınırını oluşturuyordu. Turhal ilçesi bir vadi olup vadinin bir tarafını Safeviler, diğer, tarafını Osmanlılar kontrol ediyordu.
KÜRDİSTAN İRAN HAKİMİYETİNİ KABUL ETMEDİ
İran-Osmanlı mücadelesi Kürtlerin milli kimliğinin oluşmasında etkili oldu mu?
Şah İsmail Kürt bölgelerini, Kürdistan'ı tamamen işgal ettirmişti. Bu Kürt beylerinin biri hariç tamamını hapse attırdı. Ona itaat eden Erdelân beyi Halid Bey'in haricindeki yirmi dört Kürt beyini hapse attırmıştı. Ve o bölgeleri tamamen onların ellerinden aldırıp kendi valilerini atamıştı. Diyarbekir'e Ustacluoğlu Mehmed Bey, Mardin'e Kardeşleri Karahan ve Süleyman beyler tayin edilmişti. Zaten bundan dolayı Kürdistan kalmamıştı bir bakıma. İdris-i Bitlisi Akkoyunlular da yıkıldıktan sonra İstanbul' a gelmişti. Yavuz'dan önce II. Bayezit döneminde geliyor İstanbul'a. Yavuz'u Çaldıran seferine teşvik eden de oydu. Çaldıran seferi sırasında bu Kürt Beyleri'ne bağlı aşiretler Safevilere değil Osmanlı'ya yardım ettiler. Özellikle Çaldıran Savaşı'ndan sonra, Çaldıran Savaşı kadar önemli olan ve uzun süren Mardin kuşatması sırasında tamamen yer aldılar. Çünkü Mardin ve Diyarbakır hala Safevi valilerin elindeydi. Kuşatma neredeyse bir yıl sürdü. Bu kuşatmaları İdris-i Bitlisi, Bıyıklı Mehmed Paşa ile beraber bizzat kendisi yönetiyordu. Kürt Beyleri de hapisten kurtulmuştu. Zaten Şah İsmail Çaldıran Savaşı'nda yenilince darmadağın olmuştu. Safeviler bayağı bir sendeleme dönemi yaşadı. Hapislerden kurtulan Kürt beyleri de gelip bu Mardin kuşatmasında yer aldılar. Dolayısıyla Osmanlı da bu Kürt beylerini tekrar yerlerine iade etti. Safevilerin yerlerinden etmeden önceki statülerini devam ettirdiler. Babadan oğula yönetimin geçtiği bu sistem Tanzimat'a, 1840'lara kadar kesintisiz devam etti. Safevilere karşı Osmanlı'ya bağlı kaldılar. Çünkü Safevileri tercih etmeleri mümkün değildi. Bu kadar kuvvetli bir Sünni geleneğinin, bir ulema ve medrese geleneğinin olduğu bir topluluk Caferiye Şiasını esas alan Safevilere bağlanamazdı. Mısır'dan sonra Şafiliğin ikinci önemli merkezi olan Kürdistan kalkıp Safevi Şiiliğini kabul edemezdi.
Osmanlıyla buradaki Beylikler arasındaki ilişkiye baktığımızda, Osmanlı merkezine vergi, asker veriyorlar ve hizmet alıyorlar. Bunun haricinde özerk bir yapıdan mı bahsediyoruz?
Devlet olarak hizmet dedikleri şu; yani Osmanlı fermanıyla yönetiliyorlar. Mesela bir tanesi ölüyor, yerine oğullarından kim geçecek? Bunun için İstanbul'dan ferman geliyor. Bazen bir niza, bir problem olduğunda merkezden müdahale ediliyor. Beylerin çocuklarından, şehzadelerinden hangisi, idare edecekse o atanıyor.
Hımm. Bunun haricinde özerk bir yapıdan bahsediyoruz?
Tabi tabi.
İktisadi açıdan baktığımızda da sömürge karakteri taşımıyor?
Asla. Hayır hayır. Yani Osmanlı'nın zaten hiç sömürgesi yoktu. Kaldı ki Kürdistan'da hiç yoktu. Osmanlı devleti, Batı Avrupa'daki devletler gibi kolonyal bir yapıya sahip değildi. Osmanlı mülkünün her bölgesinde sadrazam çıkabiliyordu. Çoğu Balkanlardan, Rumeli'den olmak üzere her milletten sadrazam, vezir, vali vs. çıkmıştır. Bu bakımdan İspanya, Potekiz, İngiltere ya da Hollanda'ya benzetemeyiz Osmanlı'yı.
OSMANLI DÖNEMİNDE KÜRTÇE YAYILDI
Kürt kültürüne baktığımızda Ahmed-i Hani gibi büyük bir edebiyatçıyla karşılaşıyoruz. Osmanlı sürecinde Kürt dili ve kültüründe nasıl bir gelişme yaşandı?
Osmanlı sayesinde, Osmanlı'nın Kürt beylerine verdiği özerklik sonucunda… Aslında özerklik de dememeliyiz. Osmanlı zaten var olan statüyü devam ettirdi. Yeni bir statü oluşturmadı. 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar..Yani bugünkü, modern anlamda özerklik ama o dönemde öyle bir yapılanma zaten yoktu. Beylik ve mirlik statüsü devam ettirildiği için o bölgede egemen olan Kürtçe iyice bölgenin her tarafına yayıldı. Tabiiki, yazı dili de Şeyh Ahmed El-Cezerî vs. Gibiler vasıtasıyla gelişip yayıldı. Zaten medreseler bunu ciddi oranda yaydı.
Gelişti yani.
Kürtçenin kullanımı daha geniş bölgelere yayıldı. Kilis'e, Gaziantep'e kadar olan bölgede Kürtçe konuşulmaya başlandı. Aslında Kürtçe'nin o bölgede daha geniş alanda kullanılması, Mervani Devleti zamanında başladı. Çünkü mesela İslam fetihleriyle birlikte o bölgeye yerleşen Arap aşiretleri oldu. Beni Bekir, Beni Tagrib, Beni Temim, Beni Kays, Beni Bedîr-Bidrî- gibi Arap aşiretleri, büyük Arap kolonileri oluştu. Siirt Mardin, Tillo, Hasankeyf, Sason gibi belirli şehir, kasaba merkezleri hariç kırsaldaki bu Arap aşiretlerinin tümü zamanla kürtleşti. Yani Diyarbakır'ın güneyinden başlayarak, Batman'a, Midyat'a kadar olan bölgelerde, bir hayli Arap nüfus zaman içerisinde Kürtleşti. Mervani Hanedanı Kürt bir hanedan olması dolayısıyla, sarayda Kürtçe konuşurlardı. Ve daha sonra beylikler, mîrlikler şeklinde parçalandıktan sonra bile beylerin köşklerinde ya da saraylarında Kürtçe konuşuldu. Haliyle Türkçe konuşmuyorlardı. Dolayısıyla bu Arap aşiretlerinde ciddi bir kürtleşme oldu.
Peki, Ahmed-i Hani bu Osmanlı-Safevi mücadelesi arasında Kürdistan'ın bağımsızlığını veya Kürtlerin kendi devletlerinin olmasını mı savunmuştur?
Hayır, çünkü o dönemde, Ahmedi Hani olduğu zaman zaten Safeviler yıkılma aşamasına gelmişti. Böyle bir bağımsızlık istediğine dair elimizde bir belge yok. Kitaplarını Kürtçe yazmış ama Arapça yazdığı kitapları da var. Bunu tam bilemiyoruz. Ulemadandır. Muhtemelen Arapça yazdığı çok kitap da vardır. Fakat Kürtçe kitaplarıyla meşhur olur. Kürtçe kitaplarının hepsi dini kitaplardır. Bunlar modern-ideolojik/Ulusalcı kitaplar değil. Mem o Zîn, Leyla ile Mecnûn tarzında, tasavvufî, İlâhî aşk öğeleri taşıyan manzum bir eserdir. Eserin sonu yakarışlarla dolu bir münaâcât ile biter.
Meşhur eseri Mem û Zîn'de Kürtlerin milli özelliklerine vurgu var mıdır?
Eserlerinde Kürtler şöyle bir topluluktur vs. türünden açıklamalar bolca var. Bunu Şeref Han'ın Şerefname'sinde de görebilirsiniz. Kürtlerle ilgili Kürtlükle ilgili her türlü şeyi bulabilirsiniz ama bugünkü modern anlamda ulusalcı bir şey bulamazsınız. Yani ne Mem o Zîn'de bulabilirsiniz ne de Ahmedi Hani'nin Nubara Biçukan, Akîda İmané gibi diğer eserlerinde. Nubihar (Nevbahar) medreseye yeni başlayan Kürt çocuklarını Arapçaya alıştırmak için yazılmış manzum bir küçük Arapça-Kürtçe lügat kitabı.
KÜRT ULUSALCILARI KEMALİSTLER GİBİ ULUSÇU BİR TARİH YAZMAYA ÇALIŞIYOR
Kürt ulusçuları Ahmed-i Hani'nin Safevi-Osmanlı arasındaki çatışmada ortada kaldıkları için kendi bağımsız bir devletlerinin olmasını savunduğunu iddia ediyorlar. Ahmedi Hani'ye Kürt ulusal bilincinin doğmasında önem atfediyorlar?
Hayır. Ahmedi Hani'nin böyle bir yanı yok. Modern, ulusalcı, seküler, eski Marksist Kürt ulusalcıları Hani'ye ilişkin böyle yeni bir tarih yazmaya çalışıyorlar. Ahmed-i Hânî elbette kürttü. Ama, bunların geçmişe yönelik modern tezlerine uyan birisi değildi. Bunun geçmişe yönelik olarak Kemalistlerin yaptığından, yazdıkları tarihten çok da farkı yok.
Aynen Güneş Dil Teorisi gibi?
Benzeri bir şey. Ahmed-i Hani Kürtçe yazdı, elbette ki Kürtlerden de bahsetti, Türklerden de bahsetti. Hatta bir mülemması var. İlk mısraı Arapça, ikinci mısraı Farsça, üçüncü mısraı Türkçe, dördüncü mısraı Kürtçe olan beş kıtalık bir şiiri var. Doğu Beyazıt'taki İshak Paşa Sarayında da görev aldığı söyleniyor. Halklar arasında bazen birbirlerine yönelik bazı olumsuz algılamalar olabilir. Bazı topluluklar birbirinden zaman zaman hoşlanmaz, birbirleri hakkında olumsuz sözler söylerler. Karadenizliler hakkında birileri olumsuz şeyler söyler, Dadaşlar hakkında başkaları… Bazı kimseler, Kürtler hakkında çok olumsuz şeyler söylemiştir. Mesela 18. yüzyılda İsmail Hakkı Bursevi dokuz ciltlik Ruhu'l- Beyân tefsirinin 5. cildinde, yolculukları sırasında, bazı Kürt kökenli eşkıyanın saldırısına uğradığı , kervanı onlar tarafından soyulduğu için tefsirinde kürtlere çok ağır hakaretler eder. Bu tip şeyler maalesef vardır. Ama bunun dışında bu dediğimiz tarzda modern ulusal bilinç, nasyonalizm o dönemde hiç kimsede, Türklerde de yoktu.
ŞEYH SAİD HAREKETİ DEVLETİN PROVOKASYONUYDU
Cumhuriyetle birlikte, özellikle Kuzey Irak'la Türkiye'deki Kürtler arasına bir sınırın girmesiyle oradaki tarikat yapısı, bu iki toplumun arasındaki ilişkiyi düzenleyici bir karakter taşıdı mı?
Cumhuriyet döneminde, tek-perti döneminde bütün baskılara, jandarma baskısına rağmen devam etti bazı şeyler. 1924'te en önemli bağ olan hilafet kaldırıldı. Birinci dünya savaşının o en zor günlerinde dahi Kürtler Osmanlı'ya sadık kaldı. Cephelerde Çanakkale dahil tüm savaşlara katıldılar. Hatta çoğu kongrelere ve kurtuluş savaşına destek verdiler. Ama sonra tüm dini müesseseler hilâfet başta olmak üzere kaldırıldı. Müslümanlık âdeta yasaklandı. Kürt kimliği yasaklandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu medreseleri zaten kapattı. Kürt medreseleri bu anlamda resmi hüviyetini kaybetmiş oldu. Kürt medreselerinden mezun olan birisi ehliyet imtihanına girerek resmi olarak devlette, İstanbul'da görev alabiliyordu. Medreseler lağvedildi, bu medreselerin önü kapatıldı, aynı zamanda hilafet kaldırılmış olduğu için bağlar koptu. Şeyh Said hadisesi de bunu daha ileriye götüren bir hadise oldu. Hadise devletin bir provokasyonuydu aslında. Devletin bir anda bir şeyi patlatmasıydı. Belki daha sonra, 3-5 sene sonra, böyle bir ayaklanma olabilirdi. Daha erkene alınmasını sağladı devlet. Provake ettiler, erken bir şekilde bölgede var olan bir gücü budamış oldular. Belki 3-5 sene sonra Kürtler gelip, Sivas'ın ötesini Ankara'ya haram edecek bir yapı oluşturabilirlerdi. O dönemde böyle bir şeyin olması bambaşka bir şey. Tabii, ben yaşadığımız şu anki dönemi kastetmiyorum. Aradan 80 yılı aşkın bir zaman geçmiş artık.
Cumhuriyet Kürtlerin hayatında ne değiştirdi?
Bölgede çok ağır baskılar uygulanmaya başladı. Tek parti dönemi uygulamaları, jandarma baskısı kadınların çarşaflarına kadar uzandı. Medreselerden kitapların alınıp jandarma tarafından üzerlerine gaz dökülerek yakılması… Birçok yerde bu oldu. Van'da büyük bir kitap yakılması olayı var. Medreselerden, insanlardan on binlerce kitap toplanarak gazla yakılmıştır. Şimdi o insanların dinine, o insanların imanına, namusuna, ırzına her şeyine bu devlet el uzattı. Tek parti döneminde her türlü ağır baskıyı gördü. Yani bu ağır baskıları görenler arasında benim babam da vardı. Buna rağmen medreselerini sürdürdüler buna rağmen tekkelerini açık tuttular, açık tutmaya devam ettiler. Tabii çok ağır baskı uygulandı. Ve sonuç ne oldu? Bu kadar ağır baskı, kimlik inkarı, oranın dini yapısına, namusuna el uzatacak kadar devletin ileri gitmesi ister istemez tabii günümüzdeki bu sonuçları doğurur. Bir kimliği inkar ederseniz, bu kadar bir kimlik üzerine giderseniz, zorla asimile etmeye çalışırsanız, tek tipleştirmeye çalışırsanız olacağı budur. Tek tipleştirmeye yönelik, tek tip vatandaş oluşturmaya yönelik, tek tip, laik-seküler-beyaz Türk… özendirilen tip buydu. Bu yönde devletin çok ciddi dayatmalar oldu.
Bu dayatmalar Türkiye'nin her yerinde yaşandı. Neden sadece Doğu direnç gösterdi?
Bu taraf daha çabuk pes etti çünkü Batı, Osmanlı zamanından beri merkezi yönetimin içinde. Orası gibi mirlerle, beylerle, yerel idarecilerle yönetilmedi. Geleneksel sistem Batıda daha çabuk çöktü. Doğuda gelenek devam etti. O gelenek devam ettiğinden dolayı orası daha direnç gösterdi, daha farklılaştı.
Peki, araya sınırın girmesi, Irak Kürtleri ile Türkiye Kürtleri arasında bir ayrışmaya neden oldu mu, toplumsal anlamda şu an farklılaştılar mı?
Zaman içerisinde, tabii. O bölgedeki insanlar, Kürtçe ve Arapça konuşuyor. Buradakiler de Kürtçe ve Türkçe konuşuyor. Uzun süre geliş gidişler engellendi. Seksenli yılların neredeyse sonlarına kadar Pasaport almak zordu Türkiye'de. Ama gene de belli ilişkiler vardı. Mesela Şemdinli Yüksekova'dakilerle daha güneydekiler arasında ciddi ilişkiler var. Akrabalık ilişkileri, kız alış verişleri hala devam ediyor.
DİNİ ÖNDERLERİN ÖNÜ KESİLDİ
Şu anki Kürt Toplumu içerisinde tarikatlar hala etkin midir? İslami karakter tarikatlardan mi gelir?
Ciddi olarak etkin tabii, hala etkin. Hala Nakşibendîlik ve medreseler var. "Hala" diyorum çünkü devletin ve PKK'nın seküler, laikçi, dayatmacı, din karşıtı, baskıcı tutumuna rağmen, hala orada Kürt medreseleri ve Nakşibendî dergahları devam ediyor.
Tarikatların siyasi gücü var mı? Bunların Kuzey Irak'taki Talabani ve Barzani'yle ve Türkiye yönetimiyle ilişkileri ne yönde?
Talabani ve Barzani ile direk bir siyasi ilişkileri yok. Şemdinli'deki ya da Yüksekova'dakilerin akrabalık ilişkilerinden dolayı bir ilişkileri var. Şemdinli'de Barzani'nin akrabaları yaşıyor. Ve Barzani'nin Şemdinli'deki akrabaları "biz seyyidiz" diyorlar. Bunu da bir anekdot olarak vurgulayayım. Barzani ailesi de kendisiniseyyid olarak görüyor. Yani en azından babalarının dedelerinin müritlerine böyle söylüyorlar.
Şeyh Ubeydullah hadisesi, 1913-14'teki Bitlis hadisesi, Şeyh Selim ve Şeyh Şahabettin hareketi, Barzan Şeyhi Şeyh Abdüsselâm hadisesi, Şeyh Said hareketi… hepsi Nakşibendî şeyhlerinin başında bulunduğu hareketlerdir. Çünkü neticede Tanzimattan sonra oranın gerçek otoriteleri Nakşibendîler olmuştur. Dolayısıyla önderler de Nakşî'dir. Önce Meşrutiyet devrinde, Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti'nin başında bulunan, sonra Kürt Teali Cemiyeti'nin kurucusu olan Seyyid Abdulkadir de Şeyh Ubeydullah'ın oğluydu. Onlar da Nakşibendî'ydi. Hatta bölgede Mevlâna Hâlid'den sonra en önemli Nakşibendi ailesiydi. Yani Kürt hareketi, Kürt önderleri daha çok Nakşibendî şeyhlerinden ve mollalarından oluşuyordu. Özellikle 20. yüzyıl başlarında Seyyid Şefik Arvasi, Abdulhakim Arvasi, Bediüzzaman Said Nursi, Seyyid Abdulkadir, Abdürrahîm Zapsu, Ahmed Ramiz, Halîl Hayâli, Süleymaniyeli Tevfîk, Müküslü Hamza gibi Kürt önderleri hep dini şahsiyetlerdi. Daha sonra Şeyh Said'in ailesi de Nakşibendî'dir. Dini önderlik söz konusuydu. Bu dini önderlik cumhuriyet tarafından büyük ölçüde tırpanlandı. Ve 30'lu, 40'lı yıllardan itibaren belli bir boşluk doğdu. Bu boşluk sırasında, o bölgeden olup da İstanbul, Ankara gibi yerlerde okul okuyan seküler kimseler ortaya çıkmaya başladı. Musa Anter gibi. Kürtler arasında bazı seküler, din karşıtı simgeler de çıkmaya başladı. Ya da Cigerxwin gibi, molla kökenli ve tanınmış ulemadan olmasına rağmen, sonradan Marksizm'e, Leninizm'e kayan dinsiz-imansız simgeler oluşmaya başladı.
60'lardan sonra Kürt hareketinin dinamik gücü ne oldu?
1960'lardan itibaren Kürt hareketi üzerinde Marksizm'in çok büyük etkisi oldu. Yani Kürt hareketi Marksist söylemler içerisinde kendini ifade etmeye başladı. Bunun da sebebi şuydu: Molla Mustafa Barzani'nin, Mahabat'ta kurmaya çalıştığı Kürt Devleti denemesi 1946'da başarısız olunca, gidecek yeri kalmadı, Sovyetler, Stalin ona kucak açtı. Peşmergeleri ile birlikte Türkiye üzerinden Rusya'ya geçti. O zaman, İsmet Paşa hükümeti o izini verdi. Barzani Rusya'ya geçti ve 10-11 yıl kadar Rusya'da kaldı. Kızılordu ile çalıştı. Barzani bu süreçte Marksist olmadı. Hatta daha sonra oradan ayrılıp tekrar Irak'a döndüğü zaman artık Sovyetlerden ve Stalin'den nefret ediyordu. Fakat Sovyetler o bağı çok iyi kullanarak Kürt oluşumlarının, Kürt hareketinin içeriside ciddi olarak sızdı ve etkiledi. Ve soğuk savaş döneminin, Anti-amerikancı dalgasının da etkisiyle Kürt hareketleri Marksist, sosyalist bir nitelik kazanmaya başladı. 1968'le birlikte sol hareketin yükselişe geçmesiyle Kürt hareketi iyice sol Marksist bir renge büründü. Daha önce din adamlarının önde olduğu, din adamlarının önderliğindeki Kürt kimliği seküler, Marxist-din karşıtı kimselerin eline geçmeye başladı. Nakşibendîlik belli bir oranda zayıfladı. 12 Eylülden sonra burada Marksist hareket, PKK hareketi güçlendi ama PKK 90'lı yıllardan itibaren Marksizmken sıyrılmaya başladı. Daha doğrusu PKK Marksist söylemleri devam ettiremedi. Çünkü insanlar Marksizmden uzaklaştı.
KÜRDİSTAN'DA YENİDEN DİNE YÖNELİŞ VAR
1960'lı 70'li yılların Kürt hareketinin etkisiyle, Marksizme yönelen bir kısım Nakşibendî ailelerinin genç kuşakları, 80li yılların sonlarından itibaren bu Marksist söylemlerden vazgeçerek yeniden dini yapılanmaya yönelmeye başladı. Yani bir kısım şeyh ailelerinin genç kuşakları 70'li yıllarda Marksist oldu, çok koyu Marksist çizgiye kayanları da oldu. Ama 80'li yılların sonlarından itibaren bu Marksist yapı çökünce yavaş yavaş belli bir oranda kendi eski dini yapılarına doğru dönüşmeye başladılar.
Şu an ne durumdalar?
Şu anda bu aileler belki eskisi kadar güçlü değil ama Marksist yönelim hemen hemen tamamen tasfiye oldu ve dini yönelimler artmaya başladı.
PKK KÜRTLERİ SEKÜLERLEŞTİRDİ
Buna paralel olarak bir de Kürt ulusal mücadele hareketinin uluslar arası sistem tarafından kabulü, müsamahası, hatta desteklenmesi söz konusu. Bunu neyle açıklıyorsunuz?
Avrupa ve Amerika, 19. yüzyılın başlarından beri Kürdistan'la ilgileniyorlar. Seyyahlar, gezginler, araştırmacılar, misyonerler, arkeologlar, vs. aracılığıyla bölgeyi tanıyorlar. Bunların en meşhur örneği, İstanbul'da bir zaman İngiltere'nin sefirliğini de yapmış olan Sir Henry Austen Layard'dır. Çok ciddi olarak, o bölgeyle ilgilendiler. Avrupalılar ya da Amerikalıların bugün orada dini bir yapılanma istemedikleri kesin.. Seküler, laik, din-dışı çizgide olanları tercih ederler, onları daha ön plana alırlar. Marksizmin ciddi olarak yükselişte olduğu soğuk savaş döneminde Amerika, Avrupa bu konuda belki sessiz kaldı. Ama 90'lı yıllardan itibaren PKK'nın ciddi olarak arkalandığını biliyoruz. 80'li yılların sonundan hatta sadece PKK değil PKK benzeri hareketler desteklendi. Ama burada devletin de sorumluluğu çok çok fazla. 1983'te Türkiye Cumhuriyeti Devleti şöyle bir karar aldı: PKK dışında hiçbir örgüt bölgede yer almasın. Hepsini tasfiye edelim. Apocular tek hedef haline gelsin. Biz tek hedefi daha kolay ezeriz, tarzında bir strateji benimsendi. Bu strateji doğrultusunda PKK dışındaki bütün örgütlenmeler, bütün organizasyonlar bölgede kısa sürede tasfiye edildi. Özellikle değişik sosyalist çizgide olanlar, Barzani'ye yakın gruplar, vesair bölgede tasfiye edildiler. Bölgede tek güç olarak PKK ve PKK'ya yakın gruplar kaldı. Onun dışında güce izin verilmiyor. Dolayısıyla PKK hareketi yol aldı. Dışarıdan örgütlenme avantajını da kullandı.
Bu hareketin, Kürt toplumunun sekülerleşmesi noktasında da bir etkisi oldu mu?
Çok ciddi olarak Kürt toplumunu sekülerleştirme etkisi oldu. Özellikle kadınlar üzerinden çok ciddi bir etki oluşturuyor. Kadınları sekülerleştirmede, kadınların çarşaflarını, elbiselerini atmada, dinlerini tamamen terk etmede, dinsizleşmede etkin oldu. Bu örgüt Ramazanda oruç tutmamak gibi şeyleri neredeyse dayattı. Dinle, Müslümanlıkla barışmaya yanaşmıyor. Müslümanlıkla ciddi olarak savaşıyor. Müslümanlıktansa Kemalistlerle işbirliği yapmaya razılar. Çünkü aynı batılı zihniyeti taşıyorlar.
Aslında sekülerlik adına muhalif oldukları güçle barışıyorlar?
Evet. Sırf Müslümanlık olmasın, Müslümanlığa yol açılmasın diye Kemalistleri tercih ediyorlar.
AÇILIM DİNİ REFERANS ALMALI
Gerçekten demokratik ve adil bir Kürt açılımı gerçekleşebilmesi için bu Kürt ulusalcılığını hangi toplumsal dinamik dengeleyebilir?
Dinle barışılması lazım. Açılım yapılırken devletin mutlaka dinle barışması lazım. Bu açılım yapılırken dinin ıskalanmaması gerekiyor. Abdullah Gül'ün açılımı, o bölgenin en önemli dini merkezlerinden biri olan Norşin'den başlatması elbette önemli bir gelişme. Ama bunun devam etmesi lazım. Kararda etkili olan seküler liberal aydınlar, Marksist geçmişten geliyorlar. Hatta bir kısmı Maocu geçmişten geliyor. Bu insanlar bugün Avrupa Birliği yanlısı, seküler ve liberal. Kürt sorununun çözümünü istiyorlar. Ama son derece seküler bir yapıya sahip oldukları için Müslümanlığı görmezden geliyorlar. Özellikle ıskalıyorlar. Kürt meselesinin çözümünde Müslümanlığın rol almasını, barıştırıcı ve birleştirici bir rol almasını asla istemiyorlar. Böyle bir tutum içerisindeler. Ama liberal-seküler bu aydınların yanı sıra İslamcı aydınlar da aynı tutum içerisindeler. Liberal-seküler aydınların etkisi altında, bunlara özenme duygusu yaşayan, bunlarla aynı sınıf içerisinde yer alma çabası içerisindeki İslamcı aydınlar da Kürt sorunu konusunda dini, müslümanlığı özellikle görmezden geliyorlar, görmezden gelmeye çalışıyorlar. Gördüğümüz kadarıyla İslamcı aydınlar Kürt sorunu konusunda ve Türkiye'nin diğer siyasi sorunlarında bir şekilde Müslümanlığı ıskalıyorlar, görmezden geliyorlar. İslamcı aydınlar bu tutumlarından vazgeçmek durumundalar. İslamcı aydınların müslümanlığı, İslam'ı degrade etmeye hakları yok.
Açılımda Müslümanlık ne tür bir zemin oluşturur?
Salt seküler demokratik çözümler sadece ayrışmayı getirir, çatışmayı doğurur. Çünkü sadece farklılıklara ve bireysel özgürlüklere vurgu yapılıyor. Bu önemli ama ortak yaşama kültürü üretmiyor, üretemez. İnananlar "biz birbirimizin seküler demokratik kardeşleriyiz" demez ama nihayetinde çatışsalar bile, "biz birbirimizin kardeşiyiz, din bunu emrediyor, hadi bu temelde barışalım" diyebilme imkanları var. Din böyle bir zemin oluşturuyor. Seküler demokrasi bireysel özgürlükleri geliştiriyor, birey farklılıklarını vurguluyor, bireyi ön plana çıkarmada etkili oluyor. Ama ortak yaşama kültürü, ortak medeniyet üretmiyor, böyle bir yapısı yok. Ortak medeniyet ve ortak yaşama kültürü derken elbette kesinlikle, asimilasyon ve tektipleştirmeyi kastetmiyorum. Bunları birbirinden kesinlikle ayırmamız lazım.
İslamcı aydınların bunu görebilmesi lazım. Göremedikleri husus bu. İslamcı aydınların toplumsal barış çok umurunda mı, onu da bilmiyorum. Net olarak söylüyorum: Bundan emin değilim.Çünkü İslamcı aydınların çoğu artık çok bireysel ve oldukça pragmatist. Son olarak da Kürtlerin bazı dini taleplerini belirteceğim. İlki var olan Kürt medreselerine yasal statü tanınması, ikincisi de Şafiî Kürt kimliğinin Diyanet'de temsil hakkına sahip olması...
Teşekkür ederim.
Müfid Yüksel
Bitlisli bir ailenin çocuğu olarak Muş'da doğdu. İlk ve orta öğrenimimi İstanbul'da tamamladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden 1991'de mezun oldu. Yüksek lisans çalışmalarını yine aynı bölümde yürüttü. 1995-2001 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Başkan Danışmanı olarak görev yaptı. Halen serbest araştırmacı/yazarlık yapmakta.
1987 yılında Zaman Gazetesinde başlayarak, bugüne kadar çeşitli gazete, dergi ve mecmualarda birçok makalesi yayınlandı. Interdisipliner bir metod takip ettiğinden makaleleri Siyaset, Din, Kürd Sorunu, Orta Doğu Sorunu başta olmak üzere Dış Politika konularında yoğunlaştı. İmza Dergisi başta olmak üzere, Özellikle 1990'lı yıllarda, Alevîlik-Bektâşîlik, Nakşibendîlik, Kürd Sorunu ve Balkanlarla ilgili bir hayli makale ve tercümeleri yayınlandı.
Ağustos 1993'te, Kürdistan'da Değişim Süreci adlı ilk kitabı yayınlandı (Sor Yayıncılık, Ankara). Haziran 2002'de, Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin adlı bir araştırma-inceleme eseri yayınlandı (Bakış Yayınları, İstanbul). Bektâşîlik üzerine Bektâşîlik: Ve Mehmed Ali Hilmî Dedebaba başlığı altında bir çalışması ise Aralık 2002'de yayınlanmıştır (Bakış Yayınları, İstanbul). Ana Hatlarıyla Alevîlik Ve Bektâşîlik adıyla kapsamlı bir çalışması daha yayınlanacaktır.
Modernleşme Sürecinde 20. Yüzyıl İslamcılığının Serencamı başlıklı makaleler dizisi Bilgi ve Düşünce adlı dergide yayınlanmıştır. Yanısıra, İdris-i Bitlisi Ve Eyüpteki Eserleri, Eyüp Karyağdı Baba Bektaşi Tekkesi başlıklı incelemeler, Eyüp Belediyesinin Eyüp Sultan Sempozyumunun 6. ve 9. kitaplarında yayınlanmıştır.
Bunlardan başka, Şerîf Hüseyin'den Yasir Arafat'a Filistin, Radikal İslamcılığın Temelleri, İstanbul Bektâşî Tekkeleribaşlıklı, bir bölümü yayınlanmış çalışmaları mevcuttur. Ayrıca Vefa Semti Osmanlı Eserleri ve Modernleşme Süreci ve Fatih İlçesi Tekkeleri başlıklı çalışmaları yayınlanacaktır.
İngilizce, Arapça, Farsça, Kürtçe ve Çağatayca bilmekte olup, İbranice ve Yunanca üzerine çalışmalar yapmaktadır.