Kin dolu bir kalbin kafası başka türlü çalışır. Kaddafi’nin kinle doldurduğu kalpler, Batı dışı üçüncü tarafların önerilerini bu yüzden yetersiz hatta dostça olmayan bir tutum olarak gördüler. İnsanları kurşunla tatmin etmeye bakan Esad rejimi de halkı kinle doldurmayı tercih etti.
Richard Falk’ın dikkat çektiği gibi Libya’daki ayaklanma daha çok geleneksel isyanlara benziyor. Bir yanda iç savaş öncesinde Neoconlarla çalışıp imajını düzeltmeye çabalamış bir Kaddafi, öte yanda Neoconların destek verdiği, Sarkozy ve Cameron’un ziyaret planı yaptıkları Bingazi merkezli ayaklanmacılar var.
Bir toplumu-devleti yönetme hakkının bir ailenin elinde olması gerçekten büyük bir garabettir. Rıza almış meşru yönetimlere hesap sorabilirsiniz ama hanedanlar kimseye hesap vermez. Islah etmek için olsun tenkit edemezsiniz. Böylesi yönetimleri tepeleyip devirmenin zevki de başkadır.
Ancak Libya’daki muhalif liderler, Batıyla sıkı bir işbirliğine giderek Batının savaş uçaklarını ve füzelerini davet ettikleri anda Kaddafi karşısında ahlâki üstünlüklerini kaybettiler. İçlerinden bazılarının arabulmaya çabalayan Türkiye’yi eleştirmeleri, ahlâki üstünlüklerini kaybettikleri zamana denk geldi.
Batıda Amerikan işgallerine karşı çıkan saygın isimler de Libya’daki ayaklanmaya sempati duymuyorlar. İşin kötüsü Trablus’un aralarında bulunmadığı Libya muhalefetini doğru düzgün tanıyamadık bile. Umarım Bingazililer kimlerin peşine takıldıklarından emindirler. Kamuoylarının tanımadığı, itimadnâme yoksunu simâlar savaş kararı alıp üçüncü tarafların kendilerine destek vermelerini istediler.
Devrimlerin devam etmesi gerekiyor fakat Batı müdahalesi olmadan. Ve mevcudu yıkmak için hiç değilse ya dengini yahut da tercihen daha üstün olanı inşa etmek gerekir. Muhalifler ise ya Türkiye’nin önerisine sıcak bakacaklar veya bölünmüş bir Libya’yla yetinecekler; yahut Batının desteğiyle Libya’nın tümüne hâkim olmak için Kaddafi’nin beceremediği derecede kan dökecekler. Ateşkes ve Trablus halkıyla işbirliği yolları aramak yerine petrol karşılığında silah alımında ısrar ettiklerine göre bu ikincisi kafalarında makul bir proje olarak duruyor.
Hâlbuki ateşkes sağlansa ve bir taktik olarak Libya’nın tamamını yönetmeye isteksiz olduklarını hissettirseler, silahla hâkim olmak istedikleri tarafın kendi ayaklarıyla geldiğine şahit olma fırsatı bulabilecekler. Batının güdümüne girmelerinden, iktidar şehvetine ve intikam hislerine kapılmalarından dolayı usûl olmadan vusûl olamayacağını hatırlamadılar ve haklı davalarına fesat karıştı.
Türkiye’nin tekliflerini daha ilk anda kulak arkası yapan Libyalı muhalefet liderleri Kaddafi meselesini halledip, Batıya kapıyı göstereceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar.
Suriyeli ayaklanmacıların ahlâki üstünlüklerini kaybetmemeleri, usûlsüzlük yapmamaları ve intikam hisleriyle başa çıkmaları gerekiyor. Kendilerinin yönetime eli ağır Suriye rejiminden daha ehil olduklarını ispatlayacaklarsa bu böyledir. Halkın açılan ateşe rağmen hiç yılmadan askeri garnizonları bastığı İran örneği önlerinde duruyor ancak Suriyeli ayaklanmacılar ahlâki üstünlüklerini kaybetmedikleri müddetçe Batı dışı üçüncü tarafların egemenlik ihlali dâhil çeşitli şekillerde onlara yardım etmekten başka şıkları olmayacaktır, olmamalıdır.
Bunun için de Türkiye-Mısır ve hatta İran’ın kapısını aşındırmaları gerekir. İran’ın desteğini almak imkânsızdır diyerek bu denemeden vazgeçmeleri akıllıca olmaz. Batılılar beğenmese bile İran’ı seçimle işbaşı yapan hükümetler yönetiyor. İran’dan, benzerinin Suriye’de olması için parmağını biraz kıpırdatması ve kalori harcaması beklenir.
Hem İranlı yetkililerle doğrudan mükâleme yoluyla hem de medya üzerinden İran’a bilhassa Ali Hamaney’e çağrıda bulunmalıdır. Sen iste, İran dilemiyorsa vermesin çünkü İran bu çağrıları cevapsız bıraksa bile artık ayaklanmacılara bir borcu olacaktır. Kaldı ki İran, Suriye rejiminin dönüşümü için elinden geleni yapmazsa Esad rejimini zaten kaybetme riskiyle karşı karşıya.
Bir de bugünlerde İran’da bir şeyler oluyor. Yeşil Hareketin uslu durması karşılığında Ahmedinejad feda edilerek İran’da seçimler yenilenirse şaşırmam. Böyle bir gelişme olduğu takdirde İran “içeride” nispeten daha istikrarlı olabilir. Fakat müttefiki Suriye rejimini kaybetmesinin yol açacağı sorunları engellemez bu.
İran ve Türkiye (ve Mısır) Suriye’nin en kısa zamanda büyük bir değişim geçirmesi için işbirliği yapmadıkları takdirde Türkiye bunu ABD ve AB ile yapmak zorunda kalacak.
İran’ın önünde Türkiye’yle yaptığı işbirliği örnekleri var. Türkiye ne Şii ne de İslam Cumhuriyeti; İslamcı olmadığını beyan eden muhafazakâr bir partinin yönetimindeki Türkiye ile yürüttüğü çalışmalara, Mübarek’i deviren ve henüz nekahet döneminde olan Mısır’la ilişkilerinin normalleşmesine baktığında, tüm bu gelişmelerin İran’ın bekâsına yaptığı katkıların yanında başka endişelerin küçücük kaldığını görecektir. Suriye’de kurulacak sağlıklı bir rejimin İran’a katkısı, mevcut rejimin yapabildiklerinden daha büyük olur.
Bir de BM Güvenlik Konseyi’nden Suriye’yi kınama kararı çıkmadı. Suriye rejimi için yüreklendirici bir gelişme bu. Güvenlik Konseyi’nin Libya’daki müdahaleyi meşrulaştırıcı rolü sayesinde bugünlere gelmiştik. Benzer bir gelişme Suriye için söz konusu olmayabilir gibi duruyor. Suriyeli ayaklanmacılar da bunun üzerinde düşünmelidirler. Ancak bu yol kapansa bile ABD ve AB, yanlarına Türkiye’yi de alarak Suriye rejimiyle hesaplaşmaya niyetli.
Hem İran’ın hem Suriye’nin hem de ayaklanmacıların iki kere düşünmesi gereken bir durum söz konusu demek ki. Türk hükümetine gelince, işi hiç kolay değil. Seçim arifesinde su üstünde yürüyecek kadar dış politikada başarıya ve Batının devrimleri kuşatmasını engellemeye yoğunlaşmalıdır.
Suriye’nin Libya’ya değil Mısır’a benzemesi için ayaklanmacılara ve Müslüman üçüncü taraflara çok iş düşüyor. Suriye rejiminin tercihi ortada olduğuna göre Müslüman üçüncü tarafların özellikle de İran’ın çabucak politika değişikliğine gitmeleri gerekir.
Dünya Bülteni