Suriye, 1963'ten bu yana Baas,1971'den bu yana ise Nusayri Esad zulmü altında.
Hafız Esad’ın yerine gelen oğlu Beşşar, babasına rahmet okutan katliamlarını sürdürmekte.
Baas iktidarının üzerinden yarım asır geçmiş. Bu süre içerisinde kaç insan katledildi, kaç kişi işkencelere maruz bırakıldı, kaç erkek ve kadına tecavüz edildi, kaç insan kayıp, kaç Suriyeli sürgünde yaşamaya mecbur kaldı bilinmiyor.
‘Arap Baharı’ndan ümitlenen Suriyeliler de özgürlük talep etti. Rejim barışçıl gösterilere silahla cevap verdi.
Silah asla tenezzül etmeyen halk sadece “özgürlük” istedi.
Halk ‘özgürlük’ dedikçe, oluk oluk kan aktı. Kan arttıkça rejim zayıfladı. Rejim zayıfladıkça da kudurdu.
Akan kan, rejime devrilme korkusu, halka ise cesaret verdi. Ve rejim, nihayet yolun sonunda.
Bu süreçte çocukları katlettiler, şeytanın günahı olarak gördükleri Müslüman kadınlara tecavüz ettiler, evleri yaktılar, toplumun paratoneri sokak meczuplarına bile işkence edip, lime lime doğradılar.
Zulümlerine kılıf bulmak için kendi askerlerini öldürüp, faturayı özgürlük savaşçılarına kesmeye kalktılar.
Beldeleri ve şehirleri tanklarla sarıp, halkı katliamdan geçirdiler, içme suların ölümcül kimyasallar bile kattılar.
Vahşette; akıl hocaları, rehberleri ve yoldaşları Siyonistleri ve Hitler’i bile geçtiler.
Kaydedilip haber merkezlerine ulaşabilen görüntüler, katliamın sadece küçük bir kesiti olsa da, olup biteni anlatmaya yeter de artar.
Bu yeni Hülagü’nün vahşeti, ne Ümmet’in gönlüne taht kuran Hizbullah’ı, ne İran rejimini, ne de içimizdeki körleri etkilemeye yetmedi.
Yezit’ten daha Yezit, Siyonist’ten daha vahşi bu arsız Baas alçağını, sırf mezhep taassubu için savundular ve savunuyorlar.
Onlara göre Baasçılar Sünni değil, Şii yani Nusayri. Bilmiyorlar ki; zalimin, katilin, despotun, alçağın dini olmaz. Üstelik bunlar Şii falan da değil.
Şii değilse, peki kim bu Nusayriler?
Az miktarı Türkiye’de ve Lübnan’da yaşasa da, çoğunluğu Suriye'de yaşayan aşırı bir Batinî fırka. ABD kaynaklarına göre, çoğunluğu Suriye’de olmak üzere, bu inanışın tüm dünyada 3 milyon dolayında müntesibi var. Herkes onları ‘Nusayrî’ olarak adlandırsa da, onlar kendilerine ‘Numeyrîler’ diyor. Bu fırka ismini, kurucusu M. b. Nusayr en-Nemiri (M.883)’den alır.
Nusayriliğin kurucusu Nusayr, Şiî-İmamiyye’nin 10. imamı Ali en-Nakî'nin hayatında, onun tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia ediyor, onun ilah olduğunu söyleyip, haramları helal kılıyordu.
Hamdanî Emirleri bu problemli hizbi benimseyip ve yaygınlaşması için büyük uğraş verir.
Haçlı ordularına yardım ettikleri için Selahaddin-i Eyyubî, Moğollara yardımları nedeniyle de Sultanı Baybars tarafından cezalandırılırlar.
Bu olumsuzlukları ile batinî karakterli bu fırka, -benzerlerinden farklı görüş ve düşüncelerinin genel olarak bilinmesine rağmen- Osmanlı’nın her inanca karşı gösterdiği müsamahadan azami derecede yararlanır. Abdülhamid Han onları resmi mezhepler arasına alır. Buna karşın, Osmanlı’da da sorun çıkarmaktan geri durmazlar.
Bugün Nusayrî inancı, Haydariyye, Şemsiye/Şimaliye, Kameriye/Kilaziyye ve Gaybiye olmak üzere dört farklı kola sahip. Ana itikatları; İslâm’ın batıni yorumu olsa da, Hıristiyan inancından da önemli ölçüde etkilenmiş…
Tepki çekmemek için dışa Hz Ali için imamdır deseler de, bu dört kol da Hz Ali’nin ilah olduğuna inanırlar ve bu yüzden de ‘Ali'den başka ilah bulunmadığına şahadet ederim’ derler.
Hıristiyan teslisine çok benzer bir şekilde, Hz Ali’nin kendi ruhundan Hz Muhammed (s.a.v.)’i, ondan da Selman-ı Farisî'yi yarattığını iddia ederler.
Kadınların ruhlarının olmadığına, Nusayri erkekler ölünce ruhlarının yıldıza dönüştüğüne, Nusayri olmayanların ruhlarının ise hayvan cesetlerine girdiğine inanırlar. Şarabı, uluhiyyetin sembolü sayıp, kutsal kabul ederler.
İşgalde Fransızlar, Nusayrileri de Alevi olarak tanımlarlar. Bu tanım onların gerçek kimliğini gizlediği için, kendilerine Alevi denilmesini tercih eder hâle gelirler.
Şiiliğin Zeydiye ve İsmailiye kolları dâhil hiç bir Müslüman grup, onları Müslüman olarak görmez. Şia’nın İmamiye kolunun sadece Lübnan ekolü, onları bir Şiî mezhebi olarak görse de, İslam âlimleri bunlara ‘ehli kitap’ muamelesi dahi yapılamayacağı konusunda ittifak ederler.
Nusayri iktidarı Baas’la değil Hafız Esad’la başlar. Her türlü gayri insanî sıfatın isminin başına getirilmesinde bir beis görülmeyen İsrail bile, Nusayri Baas rejimi kadar alçaklık yapmadı.
Buna rağmen, İsrail karşıtlığı ile ün yapan bazı Baas borazanları, güneşi dilerindeki balçık ve kalemleriyle sıvamaya kalkıyorlar. Aramızdaki bir takım zevat ise, zırvalıklara itibar ediyor.
Son günlerini yaşayan Baas rejimi düşünce, tüm kredilerini tüketen bu kişiler ne yapacaklar acaba? Aramızda dolaşmaya devam edeceklerse, hangi kılığa bürünecekler acep?
Baas zulmüne karşı, hem Cumhurbaşkanı Gül’den, hem de Başbakan Erdoğan’dan ümit verici açıklamalar geldi son günlerde. Seçim bittiğine göre, Türkiye’nin artık bu katliama dur demek için hiçbir mazereti de kalmadı. Savaşsa savaş. Bu alçak katliam artık sona ermeli. Özgürlük herkes gibi Suriyelilerin de hakkı.
Türkiye ve Erdoğan bunu yapacak güçte. Erdoğan bunu yapmazsa, tüm vebal artık onun.