İbrahim Ethem Gören/ Dünya Bülteni
Hat, minyatür ve tezhip sanatçısı Orhan Dağlı, Osmanlı kitap sanatları alanında günümüz Türkiyesinin üçüncü kuşak sanatkarlarının en önemli temsilcilerinden biri. Nestalik, divani, rik'a ve celi divani icazetlerini Prof. Dr. Ali Alparslan'dan; nesih-sülüs icazetini Hüseyin Kutlu'dan; tezhib icazetini Yard. Doç. Dr. Tahsin Aykutalp'ten alan Orhan Dağlı şu anda Amman University of Islamic Art and Arcitecture da talebelerine İslam-Türk sanatlarının inceliklerini öğretiyor ve halihazırda hazırlanmakta olan Kral Hüseyin Mushaf projesinde sermüzehhib olarak vazife yapıyor.
Sanatçı Dağlı ile öznesinde sanatı, Osmanlı kitap sanatları ve Ürdün'deki sanat ortamı olan bir mülakat yaptık.
İbrahim Ethem Gören: Sanat ve estetik güzelliklerle ünsiyetiniz ne zaman ve nasıl başladı?
Orhan Dağlı: Hiç düşünmeden, kendimi bildim bileli diye cevaplayabilirim bu soruyu... Daha iki buçuk yaşımda iken bulduğum her boş sayfayı karaladığımı hatırlarım... Eğitim yıllarımda ise resim hep en sevdiğim ders oldu... Resim ve resme ait her şey... Çocukken hep "Ben büyüyünce ressam olacağım" derdim. Yıllar geçip İslâm kültürü ile ünsiyet kurduğumda hayatımda bambaşka bir dönem başladı...
Ait olduğum yeri gösterdi bana Allahü Teala... "Ben bunun için yaratılmışım" dedim, ilk gerçek müzehhep levhayı gördüğümde... O anda size ruhumda kopan fırtınaları tarif edemem... "İşte sanat bu'" diye beynimin uğuldadığını hatırlıyorum...

Rabbi yessir'e nasıl başladınız?
İlk derslerim Hüseyin Kutlu hocadan rıka' ile başladı. Bu dönemde Marmara Üniversitesi ilahiyat Fakültesi'ni bırakarak Mimar Sinan Üniversitesi güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Türk Sanatları bölümüne başladım... Bu süreçte çok değerli hocalarım oldu...
Dündar Tahsin Aykutalp, Ali Alparslan, Kerim Silivrili (Kendisinin derslerine girmediğim halde sorduğum her soruyu yanıtlayarak çok yardım etmiştir.) Hüseyin Gündüz, Yakup Cem, Baha Doğramacı, Uğur Derman, Mustafa Cezzar, Hikmet Barutçugil gibi hocalarımın her birinin bende ayrı bir tesiri ve ekledikleri bakış açıları oldu...
Akademik eğitimime devam ederken klasik eğitime de önem verdim... Mezuniyetimin akabinde icazetlerimi de tekmil etmeyi nasip etti Allah... Ali Alparslan'dan talik, divani ve celi divani; Hüseyin Kutlu'dan sülüs-nesih; Tahsin Aykutalp'ten tezhip icazeti aldım. Öz sanatlarımıza hâlâ daha dün başlamışım gibi aynı heyecanla çalışmalara devam ediyorum... Her gün yeni bir şeyler öğreniyorum...

Hat, tezhip, minyatür sanatlarıyla meşgul oluyorsunuz? Ağırlık hangisinde?
Bu zor bir soru... Ben size başlangıç hikâyemi anlatayım, okurlar karar versin... Benim bu sanatlara intisabım başlangıçta hat ile oldu ama hat sanatı bildiğiniz üzere zor ve tedrisi uzun zaman alan bir sanat... Hele benim gibi 6 yazıya aynı anda başlarsanız...
Askerden döndükten sonra ailem ve onların maişetini temin etmek gibi ciddi bir sorumluluğum vardı. Şuna karar vermiştim: Sanatçı olarak hayatımı sürdüreceğim. Şöyle bir durumumu gözden geçirdim, hat için daha çok yolum vardı (İcazetsiz olarak bir şeyler yazmayı edeb dışı bulduğum için yazmadım). Tezhip tekmil gerekiyordu, resme olan kabiliyetimle minyatür yapılabilir bir sanat olarak gözüktü gözüme ve minyatüre sarf-ı nazar ettim... Figürden çok çiçeği sevdiğim için ona eğildim. Bugün iftihar vesilemdir çiçek ressamlığı... Çiçek ressamlığı ders programı olarak bizim derslerimizle başlamıştır...
Bu arada minyatürle maişetimi temin ederken tezhibi tekmil etmeyi Allah nasip etti. Tezhip ve minyatürle maişetimi temin ederken hat icazetlerimi tekmil ettim... Maişetimi temin derken de öyle çok büyük paralar kazanmadım... Çünkü bu sanatları asla para için yapmadım. Dostlarım bilir, bu yolda yaşadığım zorlukları ve yoklukları... Ama pes etmedim "Kul çalışırsa Allah verir"den hiç şüphem olmadı... Hep çalıştım, hâlâ, yatağım, yatak odam yoktur... Gece yatak; gündüzleri sedir olan iki sünger ve kitaplarım servetimi oluşturmaktadır.
Hep yapabildiğimin en iyisi için çabaladım. Kendi doğrularımdan da taviz de vermedim. Gördüğüm bir rüya sebebi ile çok ihtiyacım olduğu halde eski sayfalara minyatür çalışmadım. Bir dönem bu yoldan kendine ev alanlar bile oldu. Daha doğrusu çalıştırılmadım diyeyim... Bir sayfada elim ve nutkum tutulunca bir daha aklımdan bile geçirmedim...
Burada şunu belirtmek isterim, kimseyi yargılamak değil maksadım, rüyam ve halim beni bağlar. Tepki verdiğim, tenkid ettiğim tek grup bunu yüzlerine de söylemişimdir. Tefsir ve hadis sayfaları üstüne müstehcen minyatürler yapan bahtsızlar var. Sahte yazı, sahte eser tekliflerine girmiyorum bile... Oraya girersem zülf-i yâre dokunur...
Bugün bu üç sanat (hat, tezhip, minyatür) benim için nefes almak gibi... İnsan olarak çok hatam olmuştur, ama bu üç güzeli yüreğimde hep tertemiz tuttum... Sanatlarımı harama, nefsime alet etmedim... Sevdim, sevdirdim, paylaştım, çevremdeki herkese de paylaştırdım. Birini meşk ederken yorulsam, öbürünü meşk ederek dinlenirim... Zor cevap bu çok zor...

Eskiler, hat sanatını kuma kabul etmeyen sanat şeklinde tavsif etmiş... Reisülhattatin Hasan Çelebi Üstad da, ruhani hendese hat sanatının kuma kabul etmediğini, hattatın başka bir sanat ile meşgul olmasına asla izin vermediğini söylüyor. Hat, minyatür ve tezhip bir arada nasıl ilerliyor? Birisi diğerinin gölgesinde kalıyor mu?
Bu düşünceyi paylaşıyorum desem, halim, beni yalancı çıkarır... Ben insanların zevk aldıkları hususları icra etmesi fikrindeyim... Tarihte ve bu günde pek çok isim verebilirim size iki ya da üç sanatı bir arada başarı ile yürütmüş. Bir kaç önemli ismi buraya derc edeyim. Mustafa Rakım (hattat-ressam), Aziz Efendi ( hattat, müzehhip, ebrucu), İsmail Hakkı Altunbezer (hattat, müzehhip), Hamit Aytaç (hattat, ressam), Necmeddin Okyay (hattat, ebrucu)... Günümüzde de Arda Çakmak (Hattat, müzehhip, minyatürcü), Ali Rıza Özcan (hattat, müzehhip), Ayten Tiryaki (hattate ve müzehhibe), Emine Sağman (hattate ve müzehhibe)... Bu liste uzar gider, hepsi de çok başarılı sanatçı arkadaşlarımız...
Ben âcizane kuma değil, dostlarım olarak gördüğüm için olsa gerek hepsi ile çok mutluyum... Şaka bir yana, benim düşüncem, sanat hayatıma yön veren felsefem ''Kul sınırlıdır, Allah ise sonsuz... Allah'ın inayeti ve nuru ile hiçbir şey zor değildir. O ol der oluverir..." Bunun dışında, herkesin kendi yaşanmışlıkları ile buldukları doğrular vardır... Bunları da saygı ile kabul eder, gerekli bulduğumda rehber olarak hayatıma eklerim...
Benim öyle üstadlık, mükemmellik iddiam yok. Ben sevdiğim, aşkla bağlı olduğum sanatları icra ediyorum, siz karar verin olup olmadığına. Bana aldığım feyz ve zevk yeter...
Sanatların bir arada ilerlemesi meşakkatli ama seven, sevdiğinin hangi meşakkatine katlanmaz ki? Bu da bu güzellerin imtihanı...

Tezhipte Herat tarzı çalışıyorsunuz. Herat ekolünün renk, desen ve tasarım unsurları hakkında bilgi verir misiniz? Minyatürde hangi yolu takip ediyorsunuz?
Tezhipte Herat çalışıyorum. Tezhipte zirve noktası gördüğüm Herat üslubuna aslında ben "Timuri" demeyi tercih ediyorum. Çünkü Herat muğlâk kalıyor, bir şehrin ismi... Ama Timuri dediğinizde ait olduğu o yüksek kültürü de anlıyorsunuz, büyük ve öz be öz Türk... Başka bir imparatorluk... Bunu, her şeye bilmeden İrani diye dudak bükenlere söylüyorum... Tarih ortada, devletler ortada, kültür ortada... Bu hususta cahilliğin bahanesi olmaz... Ümmet tek bir ümmet; bölmeyin artık...
Ama halkârda Osmanlı desenlerinden vazgeçemem... Her zaman 16. yüzyıl Osmanlı desenlerini kullanır, onun üstünden tasarım yaparım ve derslerimde de bu tarzı öğretirim...
Timuri usul, tezhipte çok yüksek bir noktada duruyor ama halkârda Osmanlı çiçekleri ve Rumi nisbetleri benim için zirve noktasıdır...
Kısaca teknik özelliklerine değinirsek, Osmanlı ve Timuri tezhibi aynı özellikleri gösterir. Altın ve mavi rengin beraber kullanımı genel unsurdur. Bunun dışında siyah, kırmızı, kiremit kırmızısı ve küf yeşili daha küçük alanlarda kullanılmıştır...
Burada önemli bir husus şu: Osmanlı tezhibinde daha açık ultramarin ve kobalt mavisi tonları hâkim iken, Timuri tezhibte ayrıca "Herat mavisi" adı ile anılan derin ve etkileyici, koyu bir, mavi renkte kullanılmıştır...
Timuri tezhibte münhani ile naturalist hayvan formları da tezhibin içinde bolca yer almıştır...
Minyatürde ise takip ettiğim ekol, diğer büyük bir Türk devleti olan Babür ekolüdür. Bazı zevatın sandığı gibi İrani değil. Timuri (Herat) tarzının bir alt kolu olarak devam etmiş Ekber Şah, Cihangir ve Şah Cihan'ın saltanatlarında klasik minyatürü zirveye taşımış bir ekoldür...
Ben tek ve büyük bir medeniyete inanıyorum. O da İslam medeniyetidir. Bu yüzden güzel olan nerede ise ben oradayım... Geçmişte dedelerimiz bir çiçek deseni için Çin'e (Khtay) gitmiş, aldıkları desenlere Khtayi (Çin'e ait) demişler ki hâlâ "hatayi" diyoruz... Onlar, aldıkları her bilgiyi bir potada toplayıp bu kültüre mâl etmesini biliyorlardı. Bu yüzden Osmanlı, Selçukî eser vermeyip Bizans'ı bir daha yorumladı. Dedelerimizin bildiği bu gerçeği torunlarının hatırlaması en büyük dileğimdir..

Talik, zor bir yazı nevi. Talik yazı serencamınızı sormak isterim... Ali Alparslan merhumdan icazet aldınız... Şu sıralar talikle aranız nasıl? Talikte hangi üstatların yolundasınız?
Aslına bakarsanız kolay bir yazı nev'i yok... Buna nisbeten basit diye başlatılan rık'a hattı da dâhildir... Konu sanatla yazmak olunca bütün hat nevileri zordur..
Nesta'lik ilk göz ağrım, ilk aşkımdır bu sanatlarda... Hat sanatını nesta'lik ile tanıdım. Fakat o dönem Hüseyin Hocamın "Benden sülüs ve nesihi meşk et" tavsiyesi ile birkaç sene hasretini çektiğim, rahmetli Ali Alparslan Hocam ile kavuştuğum hayalimdir ta'lik.
Ta'lik benim yazıya bakış biçimimdir diyebilirim... Celi nestalikte Sami Efendi'nin yolunu; nestalikte ise İmad ve Yesari Mehmed Esad Efendi'nin yolunu; hurde nestalikte İmad ve onun talebelerinin yolunu beğeniyorum...
Ali Hoca'nın vefatıyla Türkiye'de hat sanatı camiasında eksen kayması yaşandı. Çok şey değişti... Yarışmalarda olup bitenleri takip ediyorsunuzdur. Taşlar nasıl yerine oturacak? Ali Hoca'nın ardından oluşan boşluk nasıl doldurulacak?
Bir boşluk yaşanmışsa bu hocamın yokluğudur... Çünkü Ali Hocam, yerine çok mümtaz isimler yetiştirerek göçtü bu dünyadan... Ali Hocam yaşarken de bu tartışmalar vardı, bazen kendisi esef ederek anlatırdı...
Sistemde bir boşluk olduğu aşikâr... Ama sanat açısından elhamdülillah çok güçlü isimler yaşıyor hala bu ülkede...

Sanat yarışmalarıyla ilgili sizce nasıl bir düzenleme yapılabilir?
Bu tartışmalar bu sistemle bitmeyecek... Benim tavsiye edebileceğim bir sistem var, uygulanabilirse her şeyin yerine oturacağını göreceksiniz.
1. Çoklu jüri. En az 6 kişi (Konusunda itibarı olan).
2. Tarz ve kurallar net olacak mutlaka uygulanacak... (Örnek olarak tarz olarak Herat yazılmışsa, Şiraz tarzı eser verilmeyecek... Osmanlı tarzı yazılmışsa, Herat ya da diğer tarzlar olamayacak. Klasik denmişse serbest tasarım kabul edilmeyecek... Ebat verilmişse ölçülecek, konu verilmişse o aranacak. Hatta bu ölçü tartı meselesi için jüriyi yormaya gerek yok. Bir ön kurul, ölçüleri, kuralları kontrol ederek eserleri jürinin değerlendirmesine hazır hale getirebilir.
3. Jüri kendi öğrencisine oy veremeyecek (Kayırdı dedikodusu ortadan kalkacak böylece).
4. Eserler bir sergi salonunda olacak. Jüri eserleri gördükten sonra bilgisayar ortamında notunu verecek, son ana kadar kimse kimsenin oyunu bilmeyecek. Bu husus çok önemli... Yani jüri fikir alışverişinde bulunmayacak... Bugüne kadar duyduğum pek çok yarışmada hatalar, kavgalar işte buradan başlıyor... Jüri aynı sınavlarda olduğu gibi birbiri ile konuşmayacak (Burada öğrencilerden değil hocalardan, kendi reyi olan hocalardan bahsediyoruz, neyi konuşacaklar ki!!!).
5. Aynı oyu alan eserler kendi arasında aynı sistemle bir daha oylanacak...
Bu sistemle en küçük bir şaibe kalmaz... Kimse de zan altında bırakılmaz.

Yakın zamana kadar Ürdün'de Amman'da üniversite talebelerine sanat dersleri verdiniz... Ürdün Osmanlı bakiyesi bir ülke... Ürdün serencamınız nasıl başladı?
Ürdün serencamı bir davet ile başladı... Ama deneme sürecinde ki o güzel ortamın, konratı imzaladıktan sonra değişmesi ve İngilizce kontratımın, tercümesi diye önüme konan Arapça metnin pek çok ek madde ile zorlaştırılması ve benim buraya gelmemde aracı olan bir hattatın, bu ek maddeler konusunda beni hiç uyarmaması, sonra da konuyu "Biz de imzalamıştık dert etme" basitliği ile geçiştirmesi, ardından benim defaatle şartların değiştirilmesi için başvurduğum halde görmezden gelinmesi ile Ürdün, benim için istifa ile biten, sadece geçmişte kalmasını istediğim bir anıya dönüştü
Ürdünde çalışmalarınız halk nezdinde nasıl bir mâkes buldu?
Ne yazık ki imzaladığım Arapça metine eklenen madde ile halkla en küçük bir diyalogum bile olamadı... Yasaklanmış... Yoksa çok ciddi planlarım ve hayallerim vardı bu hususta... Bu yüzden çalışmalarım kraliyet ailesi üyelerine yönelikti...
Ürdün'de İslam sanatlarının, özellikle hat sanatının ve sanatkârlarının genel durumu hakkında bilgi verir misiniz?
Ürdün, klasik sanatlar açısından çok güçlü değil. Her şey yeni... Ve yine her şey Kraliyet ailesinin desteği ile ayakta... Resim ve müzik daha ileride. Devlet özellikle elişi dediğimiz zanaatkârlığı destekliyor...
Hat ise bizim anladığımız gibi değil. Burada hattat deyince, tabela yazan kişiler anlaşılıyor... Zaten dükkânlarında da hattat ibaresi var... Tanıdığım bir iki değerli isim ise Dubai ile bağlantılı çalışıyorlar.

Ürdün'de hangi hat nevileri rağbet görüyor?
Muhakkak ve reyhaniye olan düşkünlük cidden göz ardı edilmeyecek kadar önemli bir husus burada. Bu yüzden yeni yazılan 3 Kur'an muhakkak ile yazılıyor..
Ürdün'de Osmanlı sanat ve mimari eserleri ne durumda?
Amman'da Roma eserleri dışında çok fazla Osmanlı eseri görme durumunuz yok... Merkez Camii ile birkaç çeşme kitabesi hariç... Hızlı bir bina yenileme sistemi var burada... Eski olan her şey yıkılıyor...
Bunun dışında Abdülhamit Han'ın yaptırdığı demir yolu, bakımsız da olsa, istasyonları, köprüleri ve meşrutaları ile hâlâ ayakta.
Uzun yıllar tezhip ve minyatür çalıştınız... Ürdün sanat camiasından tezhip ve minyatür levhalarınızla ilgili nasıl bir geri dönüş aldınız?
Ürdün'de sanat açısından ilişkim burada yaşayan yabancılar ile oldu sadece... Zaten bahsettiğim üzere kontratım gereği bu tip paylaşımlar da yasaktı Ürdünlülerle...
Ürdün açısından tezhip adına sevgili Necati Sancaktutan ne ekledi ise onun ile kalınmış. Hatta bir gerileme var... Onun yetiştirdiği talebeler ile projeler idame ettiriliyor...
Ürdün'de minyatür mevzu bile değil... Ağaç işleri ve tunç işleri dikkate değer...

Türkiye ile Ortadoğu ülkelerini İslam sanatları açısından karşılaştırır mısınız?
Bir bütün olarak, Türkiye'deki fikir ve sanat zenginliğini hiçbir ülke ile karşılaştıramam... Parça parça baktığınızda Suriye hat sanatında çok ilerledi, Iraklı hattatlar aynı şekilde... İran minyatür ve talik açısından mükemmel bir ülke. Ama bütün olarak hepsi Türkiye'de cem olmuş gibi...
Köklü bir medeniyetiz, fikir, sanat, tarih... Bu üçlü her şeyi etkiliyor... Yaşadığınız dünyayı oluşturuyor... Burada Türk vatandaşı olduğum için tekrar tekrar gurur duydum... Kim olduğumuzu gördüm ve nerede yaşadığımı fark ettim... "Balık, suyun farkında olmaz" misali susuz kalınca, nasıl bir okyanusa ait olduğumu anladım.
Eskiler tevazu hakkında "Mazharı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebat/Mütevazı olana rahmet-i Rahman büyüdür" demiş... Geleneksel sanatlarda alçak gönüllüğün yeri üzerine neler söylemek istersiniz?
Bu sual, üzerine makale yazılacak bir soru İbrahim Bey. . Kanayan yaramız, bizi hayret ile ne yapacağımızı bilmez hale getiren sorunumuzdur bu husus... Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, değerler birbirine geçmiş halde. Bu beyit benim dilimde zikir gibidir... Ama yıllar/zaman insana çok şey öğretiyor.
Ben, Hz. Mevlana'nın, "Mütekebbire mütevazı olmak, mütevazıye mütekebbir olmakla aynı kefede bir hatadır" manasındaki beytini anlayana kadar çok üzüldüm, çok hata yaptım...
Birkaç anımı derc edeyim buraya... İcazetlerimi yeni tekmil ettiğim zamanlarda, tam iki yıl vazife bekledim. Çünkü bize öğretilen tevazu idi. Sen kâmil olduğunda büyüklerin sana hak ettiğin yerleri verecekti... Büyük zorluklarla geçen iki yıldan sonra anladım ki daha çok bekleyeceğim... Zaman, başka bir zaman... Çünkü insanlar tevazuu kendine güvenmemek olarak algılamaya başlamıştı... İşte bundan sonradır ki Rahman'a ve Rahmanilere mütevazı olup mütekebbire haddini bildirerek bu günlere geldim elhamdülillah.

Klasik İslam Türk sanatlarına başlayacak olanlara tavsiyeleriniz nelerdir? Bir de "meyveli ağaç" meselesi var. Yine eskiler bu hususta da "Makâli ta'ni ağdâdan ne gamdır bizim irfâna/Dirhat meyvedar üzre atarlar taşı elbette" buyurmuş. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bu sanatlara yeni başlayacak olan kardeşlerime ilk tavsiyem... Dürüst, riyasız ve hasetten uzak bir yaşam ve sonrasında da çalışmak çalışmak ve hep çalışmak olacak... Başarı kolay gelmiyor... Günde 14 saat çalıştığım günleri hatırlarım ve halen de rahatsızlığım elverdiğince çok çalışırım... Çok eser mütalaa etmek, çok okumak bunlar en önemli anahtar sanatınızın gelişmesi için...
Hayal kırıklığına uğramak istemiyorsanız kim olursa olsun çok fazla vizyon yüklemeyin... Bir kişinin sanatını mükemmel icra etmesi onun mükemmel bir şahsiyete sahip olduğuna delil olmaz, tecrübe ile sabittir... Bu onu sadece sanatının ehli yapar...
Bir zatı arkadaş olun tanıyın, sözüne sadık mı? Laf taşıyor mu? İftiraya yelteniyor mu? Âdil mi? Fikri, duruma göre değişken mi? Budur insanı güzel ve kâmil sanatçı yapan...
Öğrencisinden bilgi saklayan kişiden hoca olmaz. Bir şekilde o kisveyi giymişse verdiğinden de hayır gelmez, hasedi, yıllarınızı emeğinizi yer, anladığınızda çok geç olur..
Hikâye tellallarına güvenmeyin, çünkü prim yapar, talebeyi elsiz ayaksız bırakır... En meşhuru, Şevki Efendi ile Hulusi Efendi hikâyesidir... Şevki Efendi, Hulusi Efendi'yi ölene kadar bırakmamıştır. Sadakat sadakat doğurur. Sadakat şart bu sanatlarda ama bu hikâyenin diğer tarafı ne hikmetse arada kaynar! Hulusi Efendi "İzzettin Efendi benden daha iyidir" der, o güzide talebesi için en iyiyi ister. Şevki Efendi kabul etmez... Bu tellallar hikâyenin orasını kullanır ama hiç duymazsınız o ağızlardan "Bu benden iyidir, şu arkadaşım da çok iyidir" diye. Hep ben, ben, ben...
Allaha ne kadar şükretsem az, biri birini takdir eden pek çok sanatçı dostumuz ve hocamız da var...
Sanatınızı inancınızla süsleyin hep şunu derim öğrencilerime "İki çizik atacağım diye ahiretinizden olmayın." Riya, haset, yalan ve iftira sizi hayra iletme, bunlarla icra edeceğiniz eserler iki çizik olmaktan öteye geçmeyecektir, belki bu yalan dünyada değil ama gerçeğe uyandığınızda göreceksiniz hakikatin ne olduğunu.
Klasiğinizi tamamlayın icazetlerinizi tekmil edin... Zor olan bundan sonra başlıyor aslında mukallitlik ya da muhakkiklik arasında... Tarzınızı arayın, kendi güzelinizi bulun, korkmayın doğru yolda iseniz Allah size onu görecek ışığı verecektir ve korkmadan o yolda yürüyün... Çünkü yeni bir şey ortaya koyduğunuzda kimse sizi baş tacı etmeyecektir... Ama şunu da bilinki sonucu yıllar gösterecektir, dedikodular değil...
2000 yılında ilk defa tezhipte mücevher etkisi kullandığımda ne eleştiriler almıştım, sonradan sanatçı dostlar yavaş yavaş bu etkiyi kullanmaya başladılar. 2011'de artık bırakın resim olarak kullanımı eserlere taş yapıştırıldığı görüyorum. Tecrübe ile sabit...
2004'te ilk sistemli çiçek ressamlığı derslerine başladığımda ne laflar duymuştum. "İranlının talebesi, Türk işi değil bu" diye. Yılmadım devam ettim. Öğrencilerime icazet vermek nasip oldu. 2011 yılında değişik adlarla bu derslerin olduğunu görmek beni nasıl mutlu ediyor bilemezsiniz...
Ben Türk'üm yaptığım, eklediğim her eser milletime, kültürüme ait... Mevlana'nın Mesnevi'yi Farsça yazması onu bizim kültürümüz dışına itmez... Yavuz Sultan Selim'in sadece Farsça şiir yazması onu İran padişahı yapmaz...
Amaç güzele ışık yakmaktır. Keyfiyet böyle olunca Allah karşılığını verir... Korkmayın niyet hayır akıbet hayır...

Orhan Dağlı kimdir?
1971 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 1997 yılında M.S.Ü.G.F Geleneksel Türk El Sanatları bölümünden üçüncü olarak mezun olarak Sakıp Sabancı özel ödülünü aldı. Fakülte'de Yrd. Doç. Dr. Tahsin Aykutalp'ten tezhib, Prof. Dr. Ali Alparslan'dan nesta'lik, divani, celi divani ve rık'a, Yakup Cem'den minyatür, Kaya Üçer den kalemişi, Hikmet Barutçugil'den ebru eğitimi aldı.
2001 yılında Hüseyin Kutlu'dan sülüs-nesih, Yard. Doç. Dr.Tahsin Aykutalp'ten tezhib, 2002 yılında Prof. Dr. Ali Alparslan'dan nesta'lik, divani ve celi divani icazeti aldı. 2004 yılında IRCICA uluslararası hat yarışmasında celi ta'lik başarı ödülü aldı.
Tasarım çiçek ressamlığı konusunda ciddi çalışmalar yapan sanatçı, 2007 yılında on öğrencisine verdiği icazetle bunu pekiştirdi. Önce karakalem çalışılan çiçeklerin klasik üslubla tekrar yorumlandığı, yeni bir bakış açısı ortaya koydu. Yine ilk defa 2001 yılında denediği ve yıllar içinde geliştirdiği mücevher etkili tezhib süslemeleri daha sonra bir tarz halini aldı.
Bunun dışında eski eser restorasyonu yapan sanatçı başta Şeyh Hamdullah, Muhammed Nur, İbrahim Rodosi, Kazasker Mustafa izzet, Mahmut Celaleddin, Mehmet Tahir efendi, Şefik Efendi, Macit Ayral ve Halim Özyazıcı gibi sanatçılara ait pek çok levhayı sanat tarihimize kazandırmıştır. Ayrıca zerendud levhalar üzerine de çalışmalar yapan sanatçı bu konuda pek çok eser vermiştir.
2005 yılında Şevki Efendi Amme Cüzü tezhiblerini hazırlayan sanatçının 2008 yılında Zaman Yayıncılık'tan Hasbahçe kırk hadis kitabı yayınlanmıştır. Yurtiçi ve yurtdışı koleksiyonlarda hat, tezhib ve minyatür olarak pekçok eseri bulunan sanatçı, özel olarak bu dallarda çalışmalarına devam etmektedir.
Şu an Amman University of Iislamic Art and Arcitecture da öğretim görevliliğinin yanında Kral Hüseyin Mushaf projesinde sermüzehhib olarak vazife yapmaktadır. Evli ve iki kız çoçuğu babasıdır.


