Ayhan Demir: Osman Toprak'ın, Dil ve imkân isimli kitabındaki "Dil milletin hayatıyla, millet de dilin hayatıyla mukayyettir" sözünden yola çıkarak, Boşnakçanın bugünkü durumu hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Necad İbrişimoviç: Muhamed Hevaija Uskufija'nın, 1631 yılında kaleme aldığı Potur-Sahidija isimli ilk Türkçe-Boşnakça sözlüğe rağmen, Boşnakların, kendi dilini "Bosna dili" ve kendi milletini "Boşnak" olarak tanımlama hakkı yüz sene boyunca ellerinden alındı. Bugün Bosna-Hersek'te, her üç dil, Boşnakça, Sırpça ve Hırvatça serbestçe kullanılıyor. Bunun doğruluğu, basın-yayın faaliyetlerinden açık bir şekilde anlaşılabilir. Bu ayrım, ne yazık ki, en açık okullarda görülmektedir.
Çocuklar, okullarda, Boşnakça, Sırpça ve Hırvatça olmak üzere üç ayrı programa göre eğitim alıyorlar. Hırvatların çoğunlukta olduğu kantonlarda, komşumuz Hırvatistan'dan gelen kitaplara göre eğitim veriliyor. 1992-95 Savaşı'nın ardından Sırplara verilen Bosna-Hersek'in yarısında ise, Sırp programına göre eğitim veriliyor. Fakat Boşnakların çoğunlukta olduğu kantonlarda okutulan ders kitaplarında, dünya tarihi ve edebiyatının yanında, her üç milletin tarih ve edebiyatı öğretiliyor. Okullardaki ders müfredatını ortak hale getirme gayreti hep sonuçsuz kalıyor.
Bosna diline gelince... Hem Sırplar hem de Hırvatlar bu dili kabul etmek istemiyorlar, onu Boşnakça olarak adlandırmak istiyorlar. Buna karşılık Boşnak bilim adamları arasındaki bazı dilbilimcileri, Bosna dili üzerine farklı yaklaşımlar ortaya koyuyorlar. Fakat benim dilimizin geleceğinden hiçbir endişem yok. Çünkü Boşnakların, kendi dillerini Bosna dili olarak adlandırma hakkını hiç kimse, hiçbir zaman elimizden alamayacak.
Eserlerinizde nasıl bir dil kullanmayı tercih ediyorsunuz?
Eserlerimde bazen ruhani, bazen ferdi ve bazen de toplumsal veya politik konulara temas ediyorum. Fakat konusu ne olursa olsun, okurlarım, bana özgü bir Bosna dili kullandığımın farkındalar. Belki bir dil bilimci ya da eğitimci olarak değil ama bir edebiyatçı olarak, Osman Toprak'ın sözlerinden de ilham alarak, Türk okurlarıyla iki şeyi paylaşmak istiyorum. Birincisi bence yazarlar, halkın konuştuğu sade ve hayatın içinden kelimeler kullanmalılar. Sadece gerçek yazarlar, hayatın içinden ve sade sözlerle insan doğasını sarsan mucizeler yaratabilirler.
Dil ve konuşma bahsine dair ikinci söylemek istediğim şey Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in şu hadisidir: "İnne min'el beyani le sihran." İki şey sıra dışı olabilir: Birincisi, o ne yücedir ki, kelimeler gerçeği aydınlatır. İkincisi eğer kelimeler sihir aracı olarak kullanılırsa, gerçeği karartır.
Prof.Dr. İsmail Kara, "İlham, sanatkâr için güvenilir bir bilgi kaynağıdır" diyor. Eserlerinizi kaleme alırken ilhama kulak veriyor musunuz?
Eş-Şerif el-Curcani (Es-Serif el-Dzurdzani), "İlham, feyz vasıtasıyla kalbe, ruha, akıla sokulandır" diyor. Bazıları ise, insanın kalbinde doğan ve bir şeyler yapmaya çağıran; herhangi bir kitap, doküman veya başka bir kanıta bakmayı gerektirmeyen bilgi kaynağıdır diyor. Benim kaleme aldığım eserlerin oluşumda; ilham, şahit olduğum olaylar, okuduklarım, gördüğüm rüyalar ve yazdığım bir metini dikkatli takip etmem önemli etkenlerdir.
İlham ya da feyz, artık siz nasıl adlandırırsanız, bana ilk olarak on sekiz yaşındayken dokunmuştu. Bugün "Meclis Üyesi" (Vjecnik) adıyla kitaplaşan romanımı o dokunuşla kaleme almaya başlamıştım. O zamanlar, ilhama dair pek bir bilgim olmadığından, olan bitene bir anlam verememiştim. Bu ilk ilhamın ardından birçok eser yayımladım ama Meclis Üyesi'ni tamamlamam tam kırk yılımı aldı.
İNSANLIĞIN ÖLÜMÜ, DUYGUSAL VE ZİHİNSEL ÖLÜMDÜR
Hazır yeri gelmişken sormak istiyorum: Meclis Üyesi romanın ana mesajı nedir?
İnsanlar sadece kılıç ve tüfekle öldürülmüyorlar; sözle, ilişkilerle, manen ve ruhen de öldürülüyorlar. Bedeni ölüm sadece dünya değiştirmekten ibarettir. Ancak duygusal ve zihinsel ölüm insanoğlunun gerçek ölümüdür.
Boşnak ve Türk halklarının, asırlarca süren, birlikteliğinin kültür ve sanat sahsına ne tür yansımaları oldu? Sizce bugünkü durum nasıl?
Dr. Hazim Şabanoviç, 1973 yılında yayımlanan, "Doğu Dillerindeki Müslüman Bosna-Hersek Edebiyatı" isimli kitabında; Arapça, Farsça ve Türkçe eser veren 239 şair olduğundan bahsediyor. Bazı kaynaklara göre de, Osmanlı döneminde Arapça, Farsça ve Türkçe eser veren Boşnak şair sayısı 400 civarındaydı. Bu diller, Boşnak Sözlü Halk Edebiyatının gelişmesini de katkı sağlamıştır. Bu edebiyat türünün en güzel örneklerinden bir tanesi meşhur halk şarkısı "Hasanaginca"dır.
Bosna-Hersek ve Türkiye'nin kültürel alanda ilişkileri oldukça zayıf, Bosnalı ve Türk yazarlar birbirini çok az tanıyor. Bir kaç sene önce, yeniden gelme fırsatını iple çektiğim, Türkiye'ye ilk geldiğimde on kitaptan oluşan seçme eserlerimi de yanımda getirmiştim. Niyetim, bu kitapları bir Boşnakça kitaplığına hediye etmekti. Ne yazık ki, Türkiye'de böyle bir kütüphane ya da kitaplık bulamadım. Bu sebeple kitapları geri götürmek zorunda kaldım. Umarım bu söyleşi Türk ve Boşnak halklarının, kültür ve sanat sahasındaki işbirliğinin güçlenmesine vesile olur.
"Drina Köprüsü" isimli romanında açık bir Osmanlı ve Müslüman düşmanlığı hissedilen İvo Andriç ve İsviçre'de bir gazeteye "Bu topraklarda 30 bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü" beyanatını veren Orhan Pamuk'un, Nobel Edebiyat Ödülü almaları sadece bir tesadüften ibaret olabilir mi?
Sorunuzun cevabına geçmeden bir hususu mutlaka söylemeliyim: Hakikatin bendeki karşılığı Allah (c.c)'dur. Bu sebeple benim için hakikati söylemek, Allah'ın (c.c) ismini zikretmek kadar önemli bir husus. Ancak insan ve insanın yaptıklarından konuşurken, bu kelimeyi nasıl zikredeceğimi bilmiyorum.
İsmini zikrettiğiniz iki yazar, İvo Andriç ve Orhan Pamuk, dünya çapında tanınmış, üst düzey yazarlar olarak kabul ediliyor. Onların edebi başarıları, insan ruhunun başarısı gibi bütün dünyada hayranlık uyandırıyor. Fakat her iki yazar da, İslam'a, İslam'ın değerlerine ve Müslümanlara karşı yanlış bir tutuma sahipler. Mesela, İvo Andriç gerek doktora tezinde ve gerekse edebi eserlerinde, Müslüman İspanya'nın ve Müslüman Türkiye'nin, Avrupa uygarlığına ve kültürüne büyük katkıda bulunduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Bu sebeple, en önemli eserinde, Bosnalı Müslümanlara yabancı gözüyle bakıp, onların hakkında çirkin şeyler yazıyor. Orhan Pamuk da, İslam'ı ve Müslümanları batini değil, zahiri olarak gözlemliyor. Onların kalbini ve ruhunu görmüyor. Bu sebeple, onun eserlerinde de, bazı çelişkiler ve yanlışlıklar ortaya çıkıyor.
Andriç 1961'de ve Orhan Pamuk ise, ondan yıllar sonra, 2006'da Nobel Ödülü'nü aldılar. Ancak her iki yazar öz itibariyle çağdaştırlar. Her ikisi de bu modern edebiyat akışına kapılmıştır. Modern Avrupa ve dünya edebiyatçıları, akışa karşı duran, İslam ve Müslümanların aleyhindeki kitapları övünüp, şu veya bu şekilde yüceltiyor. Tüm bunlar benim kişisel kanaatim olmakla birlikte, iki yazarın edebi değerinin sorgulanamaz olduğunu da söylemek isterim. Türkiye ve Orhan Pamuk'u bu büyük edebi başarısından dolayı içtenlikle tebrik ediyorum.
Yeri gelmişken bahsetmek istediğim ilginç bir şey daha var: Hiç kimse, Boşnak edebiyatının en büyük romanı olan, Mehmed Selimoviç'in "Derviş ve Ölüm" isimli eserinin de, belki bilinçsiz bir şekilde, anti-İslam, anti-Kur'an ve anti-Müslüman modern dünya edebiyatının akışına kapıldığını fark etmiyor.
İkinci kitabınız Uğursuz (Ugursuz), hem okuyucularınızdan hem de birçok edebiyat eleştirmeninden tam not aldı. Sizce okuyucuyu Uğursuz'a çeken neydi?
Uğursuz romanı, ilk kez 1968 yılında yayınlanmıştı. Son baskısı ise 2009 yılında yayınlandı. Demek ki, bu roman, edebi olarak kırk yılı aşkın bir zamandır yaşıyor. Bu kitap Lehçeye, Arnavutçaya ve Makedoncaya çevrildi. Belki Türk okurlarının dikkatini çekeceğini umduğum bir şey daha söyleyeyim: Bu kitap Üsküp'te Türkçeye de çevrildi.
Bir yazarın kendi kitabı hakkında yorum yapması çok zordur. En doğru değerlendirmeyi okuyucu yapar. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, Uğursuz, Boşnak kimlik mücadelesini poetik ve yürekten anlatan bir roman olduğu için böylesine kabul gördü.
Birazda "Kardeşler ve vezirler" (Braca i veziri) romanınızdan bahsedebilir misiniz?
Bu roman Bosna-Hersek'in, Türkiye'den özerklik hakkını alması için mücadele eden Hüseyin Kapetan Gradaşçeviç'in hikâyesini konu ediniyor. Bosna-Hersek'te, 1832 yılından bugüne kadar yaşanan her şeyin kökenin yine bu yılda yaşananlarda saklı olduğu kanaatindeyim. Kardeşler ve vezirler, aslında, bir yandan bir askeri liderin psikolojik anlamda yok oluşunu anlatırken, diğer yandan bir milletin tarih sahnesinden çekilişini adım adım anlatıyor.
Kısa öykülerden oluşan "Ucube ve Peri" (Nakaza i Vila) diğer eserlerinizden ayrılan bir üsluba sahip gibi görünüyor. Yanılıyor muyum?
Bu kitap, haftalık Nedyelya (Nedjelja) gazetesinde yayınlanan seçilmiş yetmiş kısa hikâyenin, uzun vadede geliştirilmesinden oluşuyor. Bu hikâyeler, milli bir ruh ve halk dili ile kaleme alındı. Hepsinin içeriğinde kara mizah ya da hiciv öğeleri bulunuyor. Bu hikâyelerin okuyucuları hem yetişkinler, hem de çocuklar oldu. Kitap, birçok baskı yaptı. Bu kitap yakın zaman önce Mısır'ın başkenti Kahire'de yayınlandı. Umarım çok kısa bir süre içerisinde Türkiye'de de yayınlanır.
"Âdem Kahriman Kitabı" (Knjiga Adema Kahrimana) hangi duygularla kaleme alındı?
Tarihi kaynaklardan, Çentiklerin, İkinci Dünya Savaşı'nda Müslümanlara yönelik vahşetini öğrendiğimde, "Âdem Kahriman Kitabı"nı kaleme almaya başladım. Ve aynı şeyler 1992 yılında tekrar yaşanmaya başladı. Ancak bu sefer işlenen tüm suçların canlı tanıklarından birisiydim. Çentikler, yıllar sonra, Boşnaklar üzerinde aynı vahşeti yeniden gerçekleştiriyordu. Kitap, yalnızca yüz sayfadan oluşmasına rağmen ancak 2000 yılında tamamlandı.
Bu kitapta, kişisel edebi bir tavırla, kötü muamele görmüş, korkunç bir kaderi yaşamış bazı Müslümanların neler yaşadığını kayıt altına almak istedim. Birincisi, diri diri sıcak suyla dolu kazana atılarak, haşlanmış; ikincisi, diri diri kazığa geçirilmiş; üçüncünün, diri diri sırt derisi yüzülmüş.
Eserlerinizde, Hüseyin Kapetan Gradaşçeviç ve Mostarlı Karabey gibi, tarihi şahsiyetleri sıkça konu edinmenizin sebebi nedir?
Gradaşçeviç ve Karabey, her ikisi de, cesur, akıllı ve hakikate sevdalı olan güvenilir insanlardı. Ne var ki, yine her ikisi de, Bosna-Hersek için hayati öneme sahip olan dönemlerde hem kişisel, hem de sosyal yenilgiye uğradılar. Onların kişisel kaderleri beni şaşırttı ve düşündürdü. Aynı zamanda çok cezp edici geldi. Ve neticede benim edebi kalemim harekete geçti.
Sakarya Valililiği, Karabey (Karabeg) isimli kitabınızı Türkçe çevirisini yayınlandı. Türkçeye çevrilen başka kitaplarınız var mı?
Benim kitaplarım form olarak kendine has ve edebi olarak yoğun bir içeriğe sahip olduğundan bugüne kadar çok çevrilmedi. Buna rağmen birçok kitabım İngilizce, Arapça, Arnavutça, İspanyolca, Lehçe ve Türkçeye çevrildi. Karabey romanının Türkçeye çevirisi beni çok onurlandırdı. Umarım yakın bir zamanda Türkçeye çevrisi yayınlanacak olan Meclis Üyesi, yeniden Türk okurlarıyla buluşmamızı sağlayacak. Bununla birlikte "Bilinmeyen Adamlar" (Nepoznati ljudi) isimli seçme hikâyelerin, "Bir zaman biri vardı" (Bio jednom jedan) isimli kısa hikâyelerin ve "Âdem Kahriman Kitabı" (Knjiga Adema Kahrimana) isimli romanımın Türk okurlarıyla buluşmasını çok arzu ederim.
Yeni hikâye veya roman çalışmalarınız var mı?
Birkaç ay evvel Meclis Üyesi'nin devamı mahiyetindeki El-Hidro Kitabı (El-Hidrova knjiga) yayımlandı. Meclis Üyesi'nin üçüncü ve dördüncü kitapları için de hazırlık yapıyorum.
Saraybosna savunmasında aktif rol aldınız. O günlere dair hatıranızda neler var?
Saldırganlar Saraybosna'yı hedef aldığında, hem kalem, hem de tüfekle vatanımı savunanlardan olmayı tercih ettim. Yaptığım şey aslında saldırıya uğramış bir insanın vermesi gereken doğal ve normal tepkidir. Asker arkadaşlarım ve komutanlarım bana çok iyi baktılar. Her ne kadar beni hayat tehlike içeren pozisyonlardan uzak tutmaya çalışsalar da, o savaş ortamında, Dobrinja'da kalmak bile başlı başına hayati tehlike arz ediyordu.
O günlere dair hep hatırladığım bir olay var. Dobrinya Birliği Komutanı İsmet Muteveliç, tüm subayları büyük bir iftar sofrasının etrafında toplamıştı. Bu subaylar öyle iyi insanlardı ki, kendimi yıllardır subaymış gibi hissetim. İşte bu şerefli ve akıllı Dobrinja savunucuları, Preporodu isimli bir Boşnak kültür cemiyeti de kurdular. Beni de onurlandırarak başkan seçtiler. Bu cemiyet, saldırganlığa karşı direnişte çok büyük bir moral destek kaynağıydı.
SARAYBOSNA'DA ÖLÜM HÜKÜM SÜRÜYORDU
Sırplar, Saraybosna'ya bomba ve kurşun yağdırırken, tıpkı Goran Bregovic ve Nemanja Kusturica gibi, ülkenizi terk etmeyi düşündüğünüz oldu mu?
Saraybosna'dan kaçabilirdim ya da kalabilirdim. Bu iki seçenekten kalmayı tercih ettim. Fakat birkaç defa uluslararası cemiyetin koridoru vasıtasıyla, bir artist grubuyla birlikte, Saraybosna'dan çıktım. Bir kez Paris'te, bir kez de Prag'ta bulundum. O günlerde Prag ve Paris'te, barış ve özgürlük; Saraybosna'daysa, ölüm, kıtlık ve soğuk hüküm sürüyordu. Buna rağmen, Saraybosna'ya geri dönmemek aklımın ucundan bile geçmedi.
Milletimin iyiliğine ve güzelliğini savaş zamanında şahit oldum. Saraybosna'yı terk etme imkânına sahip olanların çoğu şehri terk etmediler. Kusturica ve Bregoviç 'e gelince... Onların sanatları insani değerlerinden daha önemli olabilir, ben bunu bilemem. Ancak bildiğin tek şey, çoğu sanatçının, Bosna-Hersek'te kalıp, saldırganlara karşı ellerinden geldiğince vatanlarını savundular.
Sırpların, Saraybosna Devlet Kütüphanesi ve Şarkiyat Enstitütüsü gibi, kültür merkezlerine yönelik saldırganlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir milyonun üzerinde cilt kitaba sahip olan Vijecnica'yı ve Saraybosna Şarkiyat Enstitütüsü'nü bombalamak ve yakıp-yıkmak, ölçüsüz bir vandalizmdir. Bosna kütüphanelerinde yakılan kitaplar, başka hiçbir yerde eşi olmayan eserlerdi. Ben bunu yapan insanlara şaşırıyorum. Kendi kendime defalarca şu soruyu sordum: "Bunu yapmakla ne elde ettiler?"
Sadece Boşnakların değil, herhangi bir ülkenin veya o ülkede yaşayan halklardan birinin, kültürel hazinesini ortadan kaldırmak, hiç bir ordunun, milletin, insanın, ya da fikrin şerefli bir eylemi değildir. Bu sebeple, böyle bir eylemi haklı gösterecek nasıl bir mazeret olabilir, böyle bir saldırganlık nasıl telafi edilebilir, böyle bir çılgınlık nasıl unutulur hiç bilemiyorum. Umarım, savaş suçları mahkemesinin sicil kayıtlarına bu suçu işleyenlerin adları kaydedilmiş, hatta işledikleri bu suç sebebiyle cezaya çarptırılmışlardır. Bilmeyenlere hatırlatayım: Saraybosna, üç buçuk yıl boyunca, Sırp askerleri ve çentikler tarafından kuşatma altında tutuldu ve bombalandı. Bunu kuşlar bile biliyor.
ALİYA TAM BİR EYLEM ADAMIYDI
Rahmetli Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç'in, sizdeki karşılığı nedir?
Rahmetli Cumhurbaşkanım Aliya İzetbegoviç'i tanımaktan dolayı büyük şeref duyuyorum. Onunla yaptığım tüm görüşmeleri, kendi sürenini bile, hafızama kaydettim. Elbette tüm söylenenleri kelime kelime hatırlamıyorum ama onun kürsüde bahsettiklerini, görüşmelerimizin nasıl bir havada geçtiğini hatırlıyorum. Onunla yaptığımız konuşmaların, hatta yürüyüşlerin bile hep özel bir havası vardı.
Rahmetli Cumhurbaşkanı, benim için tartışılmaz bir kişiydi ve öyle de kalacak. Bir edebiyatçı olarak onun net ve otoriter cümlelerine, konuşmalarındaki ses tonuna, yazı tarzına hayran olduğumu söyleyebilirim. Onun yürüyüşünü, tokalaşmasını ve mavi gözlerini çok iyi hatırlıyorum. Bakışları aynı anda hem ılık hem de sertti. Allah (c.c.) ondan razı olsun ve ona cennet bahçelerinden bir bahçe nasip etsin inşallah.
Aliya İzzetebegoviç'in yokluğunu hissediyor ve özlüyor musunuz?
Rahmetli Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç'i elbette çok özlüyorum. Ancak o da, kendisi ahret âlemine gittiği için, bir boşluğa düşmemizi istemezdi. Ben onun kurucusu olduğu Demokratik Eylem Partisi'nin ismindeki eylem kelimesinin tesadüf olmadığını düşünüyorum. O, tam bir eylem adamıydı. Bizim boşluğunu hissetmemiz yerine, daha iyi bir dünya için çalışmamızı isterdi.
Bir dönem SDA içerisinde görev almış bir kişi olarak, rahmetli Aliya'nın kurduğu SDA ile Süleyman Tihiç liderliğindeki SDA arasında bir fark var mı?
Aliya İzzetbegoviç, Süleyman Tihiç'i kendi veliahdı olarak tavsiye etti. Bu mantıkla düşünüldüğünde Aliya İzetbegoviç'e saygı gösterenlerin Süleyman Tihiç'e de saygı göstermeleri gerekir. İnsanlar hata işleyebilirler ama tamamen değişemezler. Bir Boşnak atasözü der ki, "Beşikte sallandığın gibi, çapa sallanarak defnedileceksin."
Aslına bakılırsanız SDA, milliyetçi, Boşnak Müslüman partisi olduğu kadar, Bosnalı çok uluslu ve çok dinli bir partidir. Bu yönüyle Bosna-Hersek'in tüm özelliklerini bünyesinde barındırıyor. SDA, Boşnakların, sadece evine değil, kalbine de girdi. SDA ile Boşnaklar sadece daha bir isim kazandılar. En azından başlangıçta öyleydi. Gelecekte ne durumun nasıl olacağını hep birlikte göreceğiz. Ancak geride kalan yirmi sene zarfında bile oldukça yol alındı.
Son olarak, Türk milleti ve devleti hakkında neler söylemek istersiniz?
Daha önce de söylediğim gibi edebiyatçıların sade ve basit kelimeler kullanması gerektiğine inanıyorum. Bu sebeple, büyük laflar etmekte pek usta değilim. Ancak, korkarım, bu sorunuza cevap verirken büyük ve ulu kelimeler kullanmak durumunda kalacağım. Necad İbrişimoviç olarak, benim Müslümanlığıma vesile oldukları için, Türk kardeşlerime müteşekkirim. Türkiye, çok büyük bir ülke; yoğun bir nüfus ve muhteşem bir tarihi var.
Necad İbrişimoviç Kimdir?
20 Ekim 1940 yılında Saraybosna'da doğdu.
3 yaşında babasız kaldı ve annesiyle Jepçe'ye gitti, ilkokulu orada bitirdi.
Zenitsa'da bir yıl teknik okula gittikten sonra 1957'de Saraybosna'ya geçti.
1961'de uygulamalı güzel sanatlar ortaokulunda heykelcilik bölümünden mezun oldu. Zepçe'de bir yıllık öğretmenlik yaptı.
1977'de Saraybosna'da Felsefe Fakültesinden mezun oldu.
Nasi dani ve Oslobodenje gazetelerinde editörlük ve Gorajde'de öğretmenlik yaptı.
1992-95 Bosna Savaşı esnasında Saraybosna'nın Dobrinya bölgesindeki vatan savunmasına bizzat katıldı.
1995-98 yılları arasında "Hayat" (Zivot) edebiyat dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı.
Savaş esnasında bile kültür ve sanattan kopmadı, Boşnak kültür cemiyeti KZB Preporod'u organize etti.
1993-2001 yılları arasında Bosna-Hersek Yazarlar Birliğiinin başkanlığını yaptı.
İbrişimoviç, Bosna-Hersek edebiyat hayatında, 1960'lı yıllarının ortalarında kendini göstermeye başladı. İlk kitabı olan "Kapısı Kapalı Ev" (Kuca zatvorenih vrata) 1964 yılında yayınlandı.
1968 yılında yayınlanan ikinci kitabı "Uğursuz" (Ugursuz) romanıyla o yıllarda etkin olan yeni varoluşun önde gelen isimlerinden biri oldu. Bu roman, birçok eleştirmen tarafından birinci sınıf bir eser olarak kabul edilmektedir.
Uğursuz'un ardından sırasıyla; "Kardeşler ve Vezirler" (Braca i veziri), "Karabey" (Karabeg) ve "Meclis Üyesi" (Vjecnik) romanlarını kaleme aldı. Bu roman, 2009 yılındaki sekizinci baskısıyla birlikte, toplam on iki bin baskı yaptı.
Meclis Üyesi romanı, Meşa Selimoviç'in Derviş ve Ölüm romanını da geride bırakıp, Svjetlost Yayınevi'nin en çok satan kitabı olma rekoruna kırdı.
Meclis Üyesi romanının devamı mahiyetindeki son romanı "El-Hidro Kitabı" (El-Hydro Knjiga) 2011 yılının ilk aylarında okuyucuyla buluştu.
Eserleri, Çekçe, Türkçe, Arnavutça, İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca ve İtalyancaya çevrildi.
Roman, hikâye, masal, drama yazılarıyla bilinen İbrişimoviç'in, resim ve heykeltıraşlık sahasında da çalışmaları bulunmaktadır.
1982'den buyana Bosna-Hersek Görsel Sanatlar Derneği üyesidir.
1982-2000 yılları arasında on kişisel sergi açtı.
Eserleri
Kapalı evin kapısı (1964), Uğursuz (1968), Karabey (1972), Hikâyeler (1972), Canlı ve ölü (1978), Bosna Ejderi (1980), Bu hafta çarsın (1980), Samili tubakovi (1984), Ucube ve peri (1986), Dramalar (1988), Kapısız ev ve diğer hikâyeler (1989), Kardeşler ve vezirler (1989), Al-Akra'da iki gün (1991), Adema Kahrimana Kitabı (1992), Ruhumun zambakları (1993), Meclis Üyesi (2005), El-Hidro Kitabı (2011)
Ödülleri
1969 yılında, Uğursuz romanıyla, 6 Nisan Saraybosna Şehir Ödülü,
1970 yılında, Uğursuz'un televizyon uyarlamasıyla, Bleda'da Jugoslavla TV. Dramları Festivalinde drama metni birincilik ödülü,
1971 yılında, Karabey isimli eseriyle, Saraybosna Svjetlost Yayınevi Ödülü,
1989 yılında, Kardeşler ve vezirler kitabıyla, Saraybosna IP Vesela Maslesa Yayıncılık Ödülü,
1992 yılında, Adema Kahrimana Kitabı'yla, Bosna-Hersek Yazarlar Cemiyeti Ödülü,
1993 yılında ABD Özgür Düşünce Fonu Ödülü.
2004 yılında, Seçilmiş eserleri I-X için, Skender Kulenoviç Ödülü,
2005 yılında, Meclis Üyesi romanıyla, Preporod Boşnak Birliği Ödülü,
2005 yılında, Meclis Üyesi romanıyla, Bosna-Hersek Yayıncılar ve Kitapçılar Derneği Ödülü,
2006 yılında, Meclis Üyesi romanıyla, Hasan Kaimiya Ödülü
Teşekkür: Söyleşinin gerçekleşmesi ve tercüme edilmesindeki yardımlarından dolayı İndira Poriç hanıma teşekkür ederim.
Kaynak: Dünyaya Yeni Söz