* Yasemin Çongar’ın bu yazısı YA DA köşesinde değil, EX LIBRIS / DÜNYA BUNLARI OKUYOR adlı köşede yayımlanmıştır.
***
Bana bir yalan söyle, sana bu işi yapıp yapamayacağını söyleyeyim. Bana bir yalan anlat, seni hemen işe alayım... Kendisine casus arayan biri, kendisine iş arayan bir casusa böyle diyebilir pekâlâ. Zira yalan söylenmez sadece, anlatılır da. Ve iyi bir casus olmak için yalan söyleyebilmek yetmez, yalan anlatmayı da bilmek gerekir.
Edebiyatçılar da casuslarla aynı soydan geliyor bence. Yalan söylemek yetmiyor iyi edebiyat için, yalan anlatabilmek gerekiyor.
Bir de tabii, kendisini, yalan anlatmayı bilenlerle ilgili yalanlar anlatmaya adamış edebiyatçılar var. Hayatlarının bir bölümünde, yalanlarla çizilmiş patikalardan geçerek hakikatin tepelerine tırmanmaya çalıştıktan sonra, hakikat arayışını o patikalar üzerine kitap yazarak sürdürenler var. O casus-yazarların bazılarını çok severim ben; Somerset Maugham’ı mesela, Graham Greene’i, John le Carré’yi... Harcıâlem kelimesinin anlamını değiştirerek yazarlar zira, herkese göre ama herkesten farklı yazarlar.
Le Carré’nin, Maugham’ın, Greene’in casusluk hikâyeleri, sahte kimliklerle ortalıkta dolaşan kahramanları sahici kılan hikâyelerdir. O kahramanların çoğunun, kelimelere dönüşüp yazının üstünde yüzmeye başlamış yarı-gövdeleri kadar, sessiz imalardan mücessem gizli birer yarı-gövdeleri de olduğunu; o görünmeyen kısımların, satırların arasından akan karanlık sularda çırpındığını bilirsiniz. Derindeki o çırpıntıları size hissettiren şey, hakikate giden en kestirme yalanlardan biri, yani edebiyattır.
Bu bir roman değil ama...
Sevdiğim casus romanlarını ve romancılarını bana düşündürten kitap bir roman değil. The Times of London’ın yazıişleri müdürlerinden, İngiliz gazeteci-yazar Ben Macintyre’ın Britanya’da ocak ayı sonunda, Amerika’da geçen hafta piyasaya çıkan kitabı, Operation Mincemeat (Kıyma Operasyonu) adını taşıyor ve Avrupa casusluk tarihinin meraklıları için pek de yeni sayılamayacak bir hikâyeyi anlatıyor. Kitabın altbaşlığı, bir cümlelik bir “sinopsis” niyetine de okunabilir: How a Dead Man and a Bizarre Plan Fooled the Nazis and Assured an Allied Victory (Ölü Bir Adam ile Tuhaf bir Plan Nazileri Nasıl Kandırdı ve Müttefiklerin Zaferini Nasıl Sağladı). “Operation Mincemeat” daha önce, 1953’te Ewen Montagu imzalı The Man Who Never Was (Hiç Olmayan Adam) kitabına da konu olmuş, kitap üç yıl sonra aynı adla başrollerinde Clifton Webb ve Gloria Grahame’in oynadığı bir filme uyarlanmıştı.
Ben Macintyre’ın aynı konuyu ele alan yeni kitabı ise, “Operation Mincemeat”ı, ilk kez her türlü propaganda ve devlet sırlarını koruma kaygısından azade bir açıklıkla anlatıyor.
İlk kitabın yazarı ve aynı zamanda operasyonun mimarlarından biri olan eski istihbaratçı Ewen Montagu’nun oğluyla kapsamlı bir mülakat yapan Macintyre, bununla yetinmemiş, sadece kimlik değil çağ da değiştirebilen post-modern bir casus misali, arşivler, hatıratlar, tarih kitapları ve tabii, hayalgücü sayesinde, 1943 yılına dönüp, Britanya Gizli Servisi’nin karanlık dehlizlerinde gezinerek yeniden kurmuş “Operation Mincemeat”in gerçek hikâyesini. Bunda, operasyonun kendisinin vaktiyle mükemmel bir yalanlar zinciriyle kurulmuş olması kadar, Macintyre’ın yalanlar konusunda yetkin olduğunu düşündüren kuvvetli kaleminin da payı var. O da bunun farkında sanırım; kitabının başında, sözü benim o çok sevdiğim casus-yazarlara getirmekten geri durmamış:
“Casusun görevi romancının görevinden çok da farklı değildir. Hayalî ama inandırıcı bir dünya yaratırsınız, sonra da diğer insanları kelimeler ve hilelerle o dünyanın içine çekersiniz.”
Sardalya ararken ceset buldu
Operation Mincemeat, 30 Nisan 1943 günü, havanın kapalı olmasına aldırmayıp, şafak sökmeden okyanusun laciverdine açılan Endülüslü balıkçı José Antonio Rey Maria’nın sardalya yerine üniformalı bir erkek cesedi bulmasıyla başlıyor. Pek çok okur gibi, José de oltasına takılan o cesedin, Londra’da yapılmış kapsamlı bir planın kilit unsurlarından biri olduğunu ve bu planın başarıya ulaşmasının, İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini ve belki de tarihi değiştireceğini bilmiyor henüz.
Planı, Macintyre’dan öğreniyoruz:
“Amaç, tarihte o güne dek görülmüş en büyük denizden işgal operasyonunu gerçekleştirmekti... Sicilyalılar kahvaltı saatinde, Homerosvarî boyutlarda bir donanma gücü bulacaklardı karşılarında; üç binden fazla yük gemisi, firkateyn, tanker, mayın tarama ve çıkarma gemisi, 1800 ağır silah, 400 tank ve General George Patton’ın komutasındaki Amerika Birleşik Devletleri Yedinci Ordusu ile Montgomery komutasındaki Britanya Sekizinci Ordusu’na mensup toplam 160 bin Müttefik askeri onlara ‘günaydın’ diyecekti.”
Ancak Müttefiklerin, bu devasa deniz gücüyle Sicilya üzerinden İtalya’yı işgal edebilmeleri için Mihver Devletleri’ni şaşırtabilmeleri şarttı. Yoksa Britanya Şansölyesi Winston Churchill’in dediği olacak, “Aptallar hariç herkes, saldırının Sicilya’dan başlayacağını önceden bilecek”ti.
Hiç olmayan adamın sırları
Hitler Almanyası ile Mussolini İtalyası’nı şaşırtma hedefi, İngiliz istihbaratçılarının bir casus romanı yazarcasına kurguladığı “Operation Mincemeat” ile sağlandı: Önce kimliği bilinmeyen, sahibi olmayan ve son nefesini suda vermiş bir adam bulundu. Sonra, ona sahte bir kimlik düzenlenip, adının William “Bill” Martin olmasına karar verildi. Martin, 1907’de Galler’de doğmuştu ve şimdi Britanya Ordusu’nda binbaşıydı. Ailesi vardı, Pam adında bir sevgilisi vardı. Yakında evleneceklerdi. Yanında taşıdığı aşk mektubu çok şey anlatıyordu. En son gördüğü piyesin biletleri cebinde kalmıştı ve ne zaman nerede olduğunun izinin sürülmesini kolaylaştırıyordu. Binbaşı Martin’in üzerinde başka kâğıtlar da vardı, tabii. İyi eğitilmiş bir istihbaratçı o kâğıtlara baktığında, Martin’in Britanya Donanması’nın İstihbarat Servisi’nde çalıştığını anlayabilirdi. Hiç açılmamış bir mektup taşıyordu yanında. Bir istihbarat kuryesiydi demek ki. Müttefik kuvvetlerin Mihver devletlerine yönelik saldırı planları vardı o mektupta. Londra ve Washington, Binbaşı Martin’in talihsiz bir kazada öldüğünü, o sırada bu planlara ilişkin çok gizli bir mektubun da üzerinde olduğunu ve şişmiş cesedinin, arızalanıp açılmayan paraşütü hâlâ omuzlarına bağlı olduğu halde, bir bahar sabahı, bütün sırlarıyla birlikte İspanya kıyılarına vuracağını nereden bilebilirdi ki?
Britanya ordusunda Binbaşı Bill Martin diye bir adam yoktu tabii ama Almanya ve İtalya’nın bunun farkına varması en az iki buçuk ay alacaktı. O süre zarfında, Müttefikler, Sicilya çıkarması için hazırlıklarını tamamladılar ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunu yaklaştıran büyük saldırı, 10 Temmuz 1943’te başladı. Endülüslü balıkçı José’nin bulduğu cesedi ele geçirmeyi başaran Nazi istihbarat birimleri ise, keşiflerinden çok memnun bir şekilde bekliyorlardı bu saldırıyı. Sadece yer konusunda yanılmışlardı. Bill Martin’in üzerinden çıkan gizli planlar, Müttefiklerin Sardunya ve Yunanistan kıyılarına çıkarma yapacağı yönündeydi zira. Nazilerin Sicilya’da önlem alması için bir neden kalmamıştı.
Plan da tuhaf, insan tabiatı da
Ben Macintyre, bu operasyonu bir bütün olarak soluksuz okunacak bir maceraya dönüştürerek anlatırken, bazen bir istihbarat görevlisinin karmaşık geometrisiyle çok şey söyleyen yüzünde, bazen loş bir ofisin dosyalarının arasında sıcacık sarı bir ışık veren lambanın hatırlattıklarında, bazen de ne kadar uzağa bakmaya çalışsa da savaşın sonunu göremeyen bir çocuğun vaktinden önce büyümüş gözlerinde durup derin bir nefes almaya zorluyor sizi...
Operation Mincemeat, birçoğu sahteciliği bir hayat biçimine dönüştürmüş olan kadın ve erkeklerin sahiciliğine odaklanan bir kitap aynı zamanda. Casusların, askerlerin, siyasetçilerin tuhaf dünyasını Macintyre’ın anlatımıyla okurken, bu “tuhaflığın” savaşın bütün akılları işgal edip ve bütün ruhları közleyen o azgın ateşi kadar, insan tabiatının vahşetle merhameti, yalanla hakikati, teslimiyetle direnişi aynı anda mümkün kılan mucizesinden de kaynaklandığını kavrıyorsunuz.
Tıpkı insan tabiatı gibi, o tabiatın en zehirli meyvesi olan savaşın da, her zaman iki ayrı yüzü olduğunu hatırlatıyor Macintyre:
“En görünür haliyle, liderlikle, cesaretle, taktiklerle ve kaba kuvvetle verilir savaş; bu, saldırı ve karşı saldırıya, harita üzerindeki çizgilere, sayılara ve şansa dayanan konvansiyonel savaştır. Bu savaş, genellikle siyah beyaz ve kan kırmızısıdır. Kazananları, kaybedenleri ve kaybedilenleri vardır. İyisi, kötüsü ve ölüsü vardır. Ama bu çatışmanın yanı sıra bir de daha az görünür bir türü var savaşın; grinin tonlarında gizlenen bir türü var. Aldatmaya, baştan çıkarmaya, imansızlığa, hilelere ve aynalara dayanan bir savaş bu. Hakikati, Churchill’in deyimiyle, yalanların koruduğu bir savaş.”